‘İnsan Dinsiz Olamaz’

“Her doğan, İslam fıtratı üzerine doğar. Sonra anne babası onu Hristiyan, Yahudi veya Mecusi yapar.” (Hadis)

Demek hangi coğrafi bölgede olursa olsun dünyaya gelen her insan-çocuk İslâm’ın fıtrî doğasıyla donatılmış olarak doğmaktadır. Sonra duygu ve düşünce dünyası, ailesiyle birlikte, doğup büyüdüğü sosyokültürel ve doğal çevreye göre şekillenmektedir. Cemil Meriç’in, “Doğunun en orijinal mütefekkiridir.” dediği İbn Haldun’un “Coğrafya kaderdir.” demesi bu çevreye işaret olsa gerektir. Din de bu daire içindedir. Nitekim insanların evrene, hayata, ölüme, insana, eşya ve hadiselere -kısaca varlık âlemine- bakışı da anlam vermesi de bir inanç etrafında şekillenmektedir. Evrensel ortak inanca ve dile sahip din; sadece zihne ya da vicdana hapsedilecek bir inanç meselesinin ötesinde, insanın insan olma onuruyla, doğal/ekolojik ortam da dahil iktisadi/ekonomik, sosyal, toplumsal alanda huzur ve mutluluk, barış ve hürriyet içinde sair insanlarla birlikte yaşayabilmesini temin edecek esaslı prensipleri getirmiş, bunun formülünü vermiştir. Bu anlamda, karıncanın bile hukukunu koruyan İslâm, insanlık âleminin dinidir.

“Hem nevi beşer, hususen medeniyet fenlerinin ikazatıyla uyanmış, intibaha gelmiş, insaniyetin mahiyetini anlamış. Elbette ve elbette dinsiz, başıboş yaşamazlar ve olamazlar. En dinsizi de dine iltica etmeye mecburdur. Çünkü, aczi beşerî ile beraber hadsiz musibetler ve onu inciten harici ve dahili düşmanlara karşı istinat noktası ve fakrıyla beraber hadsiz ihtiyacata müptela ve ebede kadar uzanmış arzularına medet ve yardım edecek istimdat noktası, yalnız ve yalnız Sâni-i Âlem’i tanımak ve iman etmek ve ahirete inanmak ve tasdik etmekten başka, uyanmış beşerin çaresi yok.” (Hutbe-i Şâmiye)

Çağın Dijital, toplumların farklı (Bilgi, Gösteri, Tüketim, Korku gibi değişik) isimlerle anıldığı yüzyılımızda; bireyi ve toplumu endişelendiren kötülük ve fenalıkların üretildiği ortamı yahut düzeni, güzeli ile değiştirmeden korku ve kaygıları gidermek mümkün değildir. Ülkemiz dahil dünyanın hemen her yerinde bireysel ve kitlesel / toplumsal şiddet hareketleri ya da manzaralarına şahit olmaktayız. Bu da hem şimdi hem de geleceğe dair korku ve kaygılarımızı tetiklemektedir. Toplumsal sorunlara çare arayan toplumbilimciler, meseleyi ele alırken bir kısmı batı materyalizminin etkisiyle insanın sadece madde yönüyle, bir kısmı da uzak doğunun felsefi öğretilerinin tesiriyle yalnızca ruhsal yönüyle ilgilenmektedir. İnsanın yalnızca maddi refahını artıran iktisadi/maddi projelerle ya da sırf ruhani sorununu çözmekle meseleyi halledeceklerini zannetmektedirler. Tek kanatlı kuş uçamaz. Toplumbilimcilerin, tüm dünyada “İnsan Dinsiz Olamaz” projesi başlatıp, madde ve maneviyatla ilgili sorunlara bir de bu pencereden ve yaklaşımdan çareler aramasını tavsiye ederim. Zira insan, cihazat-ı maddiye ile cihazat-ı maneviyenin bir araya geldiği medeni/toplumsal bir varlıktır. İnsanlık, cilt bakımına önem verdiği kadar belki ondan daha fazla ruh, kalp, akıl, vicdan ve sair letâif bakımına da özen göstermelidir. Sosyoloji/toplumbilim tahsili yapmış birisi olarak, bu asrın maddi manevi anlamda en gerçekçi, ciddi ve en etkili şahsi ve toplumsal çözümlerini tek başına bir İslam Külliyatı olan Risale-i Nurlarda Bediüzzaman tarafından verildiğini söyleyebilirim. Çünkü, içinde yaşadığı çağı, kâinatı, hayatı ve “insan ismine layık insanın” gerçek mahiyetiyle tanımını yaparak meseleye insan doğası yani fıtrat penceresinden yaklaşmaktadır. Hastalığın tanısı/teşhisi ne kadar doğru ve gerçekçi olursa tedavisi de o kadar doğru, faydalı ve etkili olur.

İnsan gibi toplumlar da dinsiz olamaz. Mesela, Rusya’da 1917’de “Din, halk için afyondur.” gibi çürük bir temel üzerine inşa olunan fıtrata aykırı komünizm, bir insan ömrü kadar bile yaşayamamış ve çökmüştür. Mesela, Afrika kıtasının ilkel kabileleri bile din adına totemler edinmiş, bunların etrafında dua, dans ve ayinlerle dini inançlarını yerine getirmişlerdir. Mesela, ilk çağlarda çok tanrılı inanca sahip insanlar da her bir şey için bir ilah edinmiş, dileklerinin yerine gelmesi için bu ilahlara adaklar sunmuşlardır. Mesela, çok eski zamanlarda Kefaret Günlerinde Yahudi kavmi günahlarından arınmak ve tanrı bolluğundan geçilmeyen Antik Yunan’da doğal afetlerden korunmak için dini inançları gereği “günah keçisi” olarak insanları kullanmışlardır. Yani dünden bugüne insanlık ve toplumlar, kendilerine din ve ilahlar edinmiş, dini inançlarını değişik şekillerde ifade etmişlerdir. Bu da bize dinsiz millet ve insan olamayacağını göstermektedir. Dinsizliğin bireye ve millete faydalı olduğuna dair dünü ve bugünü içine alan geniş kapsamlı bilimsel bir araştırma olduğunu da zannetmiyorum.

Dinden kastımız, batıl ve tahrif edilmiş/bozulmuş dinler yahut A. Comte’un, tanrısız İnsan-Sema-Dünya üçlemesinden oluşan sahte “İnsanlık Dini” veya izm’li beşerî ideolojiler değildir. İnananları hayra, iyiliğe, güzelliğe yönlendiren, insanın hem dünyevi hem uhrevi sonsuz mutluluğunu hedef alan hak din, hususiyle İslâm’dır ki; cehaleti, sefaleti, bozgunculuğu, tefrikayı, esareti, diktatörlüğü, adaletsizliği, zulmü, haksız kazancı, maddi-manevi sömürüyü, tembelliği, cebir ve şiddeti, cana kıymayı, yalanı, riyayı, nifakı, içkiyi, kumarı, fuhuşu ve burada ismini yazmadığımız daha yüzlerce, şahsi ve toplumsal hayatı zir ü zeber eden bütün kötü fiil ve fenalıkları şiddetle reddetmiş, yasaklamıştır. Bunların yerine insan onur ve haysiyetine yakışır mehasin / iyilik ve güzellikleri emir, tavsiye ve telkin etmişken; dini kötülemek, tedenninin / geri kalmışlığın sebebi göstermek, dine mesafeli durmak, bireysel ve sosyal hayattan soyutlamak, yok saymak akıl kârı değildir. Şahsın da toplumun da vicdanını harekete geçiren, kutsala olan inancıdır. Bediüzzaman, “Kur’ân’ın kudsiyeti muharrik-i vicdândır.” der. “…bazıların dinden rabıtaları kopsa, o vakit hayat-ı içtimaiyede bir semm-i katil/ öldürücü zehir hükmünde o dinsizler zarar verecekler. Çünkü mürtedin/dinden çıkanın vicdanı tamam bozulduğundan, hayat-ı içtimaiyeye zehir olur.” (17. Lema) Gerçek bu iken, dinsizliği din ittihaz etme ya da aklı veya insanı ilahlaştırma eğilimlerinin olduğu günümüzde dinin yerine ikame edilmeye çalışılan, fakat bünyesinde hakiki manası ve uygulaması ile hürriyet, adalet, müsavat/kanun önünde eşitlik, ortak akıl, insan hak ve hukukuna riayet gibi insani esas ve unsurların bulunmadığı sistemler, felsefi öğretiler, resmi devlet ideolojileri, rahmetli Cemil Meriç’in “deli gömleğine” benzettiği -izm’ler ve benzeri beşerî düşünce akımlarıyla insanlığın dertlerine deva bulmaya çalışılmaktadır. Kaldı ki, din, aklı ve aklı başındaki insanı muhatap alır. Deliye teklif de sorumluluk da yoktur. İnsanlığın madde ve manasıyla ebediyet / sonsuzluk arzusuna çare olma kabiliyeti olmayan sistemlerin bir kısmı insanın sadece cismaniyet / beden yahut sadece ruhsal yönüne bakar, onu tatmin etmeye çalışır.

“Din hayatın hayatı hem nuru hem esası. İhya-yı din ile olur şu milletin ihyası.”

(Bediüzzaman)

**

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.