
Misafir Kalem
Kendi Fikrini "Kur'ân Böyle Diyor" Diyerek Dayatmak!
Abdulkadir Çelebioğlu’nun yazısı
Zamanımızda bazı kimseler, kendi anlayışını "Kur’ân böyle diyor" diyerek meşrulaştırmaya çalışıyor. Bunu da insanlara dayatıyor. Hâlbuki Kur’ân’ı anlamak, hevâ ve heveslerimizin oyuncağı olacak kadar basit bir mesele değildir. Ancak "Kur'ân böyle diyor" diye söylediği, o âyetin meâlinden o kişinin anladığıdır; yoksa bizâtihî Kur'ân değildir.
"Kim bilgisi olmadığı halde Kur’ân’la ilgili söz söylerse/Kur’ân’ı tefsîr ederse, ateşteki/cehennemdeki yerine hazırlansın." (Tirmizî, Tefsîr, 1) hadîsindeki terhîb/sakındırma daima aklımızda olmalıdır.
Benzer başka bir hadîs de şu şekildedir; "Kim de (bilgisi olmadığı hâlde) kendi görüşüne/ fikrine dayanarak Kur’ân’la ilgili söz söylerse/ Kur’ân’ı tefsîr ederse, o konuda isabet etse bile hata etmiş olur." (Ebû Dâvûd, İlim, 5)
Kur'ân Meâli, bir kimseyi Kur'ân hakkında muhtasar/ ana hatlarıyla bilgi sahibi edebilir. Ama meâl okuyup ahkâm kesmeye kalkarsa cinâyet eder, haddinden tecâvüz eder/ haddini aşar.
Meşhur bir söz vardır ki; "Müçtehidlerin mezhebi; Kur'ân, Sünnet, İcma ve Kıyas'tır. Yani müçtehid bu 4'üne göre hüküm çıkarabilir. Avamın mezhebi ise müctehidin mezhebidir. Yani tabi oldukları müçtehidin istinbatları, içtihadları ve fetvalarıdır."
Bu sebeple bir tane âyet meâli okuyup ardından "Bu âyet ile bu bahis ya da bu hadîs rivayeti çelişiyor" demek ancak câhillerin yapacağı bir iştir. Müslüman ve insaflı olanlar ise "Benim bu âyetten anladığım mânâ ile bu rivayet çelişiyor" diyebilir.
Âlimler hakkında da pervasız davranıp sanki o âlimler bizlerin bildiği âyet ve hadîsleri bilmiyor gibi hareket edenler vardır. "Falan âlimin şu şu sözleri ve şu şu yaptıkları şu hadîslere ve şu âyetlere aykırıdır" diyenler; o âlimlerin o âyet ve hadîslerden habersiz olduğunu mu zannetmektedirler?!
Bu mesele hakkında Bediüzzaman'ın Tarihçe-i Hayat'ında geçen şu misal çok ibretliktir; «Van'da yaz zamanlarını, Bâşit ve Beytüşşebab namındaki yaylalarda geçiriyordu. Bir gün Tahir Paşa'ya, mezkûr dağların başında Temmuz'da bile buz bulunduğunu söyler. Tahir Paşa itiraz eder ve "Temmuz'da kat'iyyen oralarda buz bulunmaz" iddiasında bulunur. Yaylada iken bir gün bunu hatırlayarak Tahir Paşa'ya yazdığı ilk Türkçe mektubunda der:
-Ey Paşa! Bâşit başında buz tuttu. Görmediğin şeyi inkâr etme. Her şey senin malûmatında münhasır değildir, vesselâm!» (Tarihçe-i Hayat, s. 48)
Aynen öyle de ulemânın/âlimlerin sözlerini, rivayetlerin me'hazini/kaynağını tetkik ve tahkik ederken "Görmediğin şeyi inkâr etme. Her şey senin malûmatında münhasır değildir" sözlerine muhatap olarak tüm kaynakları görmediğimizi, bilmediğimizi ve her şeyin bizim malûmatımıza münhasır/mahsus ve sınırlı olmadığını bilerek hareket etmeliyiz.
Hadîs rivayetleri meselesinde de Üstâd Bediüzzaman'ın şu tespiti gayet yerindedir; «...o aklın hilaf-ı hakikat gördüğü bir hadîsin inkârına kalkışma! "Ya bir tefsîri, ya bir te'vili, ya bir tabiri vardır" de, ilişme.» (Sözler, s. 349) Maalesef ki câhil cesareti denen durum ile bazen de âlimleri kendimize perde ederek yahut siper ederek ilmî mevzularda yanlış hareket ediyoruz.
Velhâsıl-ı kelâm: Kur'ân Meâli, Kur'ân değildir. "Tercüme dedikleri şeyler ise, gayet muhtasar ve nâkıs bir meâldir." (Mektubat, s. 342) "Kur'ân'ın hakikî tercümesi kabil değil"dir. (Sözler, s. 461)
Yani Kur'ân'ın hakikî tercümesini yapmak, imkânsızdır. O yüzden meâli, Kur'ân hakkında bilgi almak ve içinde neler olduğunu öğrenmek için okuyabiliriz. Daha ayrıntılısı için tefsîrli meâl ile devam etmeliyiz. Derinleşmek için de derece ve alt yapımıza göre tefsîrlerden okuma yapmalıyız.
"Kur'ân'da yazıyor, Allah böyle diyor" ve benzeri ifadeler ile Kur'ân'ı kendi heva ve hevesimiz için konuşturmayalım. Kur'ân'a söylettirilerek ya da Allah adına fikirler belirterek kendi görüşümüze meşruiyet/meşruluk kazandırmaya çalışmayalım.
طُوبٰى لِمَنْ عَرَفَ حَدَّهُ وَلَمْ يَتَجَاوَزْ طَوْرَهُ
(Benzer mânâlardaki hadîsler için bkz. Buhârî, et-Tarihu'l-Kebîr 3:338; Taberânî, el-Mu'cemü'l-Kebîr 5:71; Beyhâkî, es-Sünenü'l-Kübrâ 4:182)
Yani:
“Ne mutlu o adama ki, kendini bilip haddinden tecâvüz etmez.”
(Lem'alar, s. 132)
Kendini bilip haddinden tecâvüz etmeyip/haddi aşmayıp sırât-ı müstakîm üzere olanlara ne mutlu!
"Selâm ve selâmet Hüda'ya tâbi olanların üstüne olsun. Âmîn..."
(Tarihçe-i Hayat, s. 101)
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.