Çocukluk Travmaları

Bir çocuğun dünyası, bahçıvanın özenle ektiği bahçe gibidir. Bu bahçenin toprağı, çocukluk döneminde yaşadığı tecrübelerden oluşur. Ebeveynler, bu bahçenin bahçıvanlarıdır; onları ya sevgiyle besler, ya da yanlış davranışlarla kuruturlar. Çocuğun hayata bakışı, kişilik gelişimi ebeveynin yetiştirme tarzıyla doğrudan bağlantılıdır.

Bu bağlamda ebeveynlerin çocuk yetiştirme sürecinde bilinçli ya da bilinçsiz olarak sergilediği davranışlar, çocukların ruh sağlığı üzerinde derin ve kalıcı izler bıraktığını söylemeliyiz. Bu izler, "çocukluk travmaları" olarak adlandırılır ve kişinin ileriki yaşamını, ilişkilerini ve kimlik algısını doğrudan şekillendirir.

Çocukluk travmaları, fiziksel şiddetten duygusal ihmale kadar geniş bir yelpazede yer alır. Ağır eleştiri , çocuğun hassas kalbini kıracak rencide edici sözler, aşağılama, sevgi eksikliği , sürekli kardeşleri ve akranları ile kıyaslama, evlatlar arasında ayrım yapma, zaruri ihtiyaçlarını yeterince karşılamama veya aşırı kontrolcü tutumlar, çocuğun kendine saygısını ve özgüvenini zedeleyen, çocukta travma oluşmasına sebep olan yanlış davranış şekilleridir.

Meselâ; "Ne kadar beceriksizsin, bir sınavı geçemedin, şu puanı alamadın. Bak Ayşe, Ali nasıl yüksek puanlar aldılar. Onlar kadar olamadın" gibi ya da başka herhangi bir konuda eleştirilere, kıyaslamalara maruz kalması, küçücük yaşında bedensel ve psikolojik kapasitesinin üstünde, gücünü aşan, vazifesi olmayan ciddî sorumluluklar yüklenmesi ve sonucunda iyi bir performans beklenmesi çocuk için altında ezildiği ağır bir yüktür. Elinden geleni yaptığı fakat ebeveyninin memnun olmadığı her durum çocukta yetersizlik ve değersizlik hissi meydana getirir. Bu çocuklar, yetişkinlikte sürekli kendilerini ispat etme ihtiyacı duyarlar ve en ufak bir başarısızlıkta dahi kendilerini yıpratırlar.

Duygusal ihmal en az fiziksel şiddet kadar, hatta ondan daha fazla yıkıcıdır. Ebeveynin çocuğun duygusal ihtiyaçlarına kayıtsız kalması, ağladığında teselli etmemesi, üzüntülerini, sevinçlerini, paylaşmaması, başarılarını, yaptığı iyi işleri görmezden gelmesi çocukta derin bir yalnızlık duygusu oluşturur. Kimi ailelerde, ebeveynler kendi aralarındaki sevgisizlik ve geçimsizliği çocuklarına da yansıtmakta, kimilerinde ise kız - erkek gibi cinsiyet ayrımcılığı yüzünden çocuklar arasında adaletsiz davranmaktalar. Böyle bir ailede sevilmeden, değer görmeden büyüyen çocuk bazı duygulara da yabancı kalıyor. Bir misalle konuya açıklık getirmekte fayda var:

Henüz 12-13 yaşlarında bir çocuk bir filmde ağlayarak birbirine koşan ve sarılan anne-çocuğun kavuşma sahnesini izlediğini ve bunu anlamsız bulduğunu söylemişti. Anne-çocuk arasındaki sevgiyi anlayamıyordu. Çünkü kendi annesinden hiç sevgi görmemişti. Bu çok üzücüydü.

Okula giderken ayağı taşa takılıp düşen ve dizinden bacağına süzülen kanla eve gelen başka bir çocuk ise annesinin hiç ilgilenmediğini, hatta "bunun için mi geri döndün?" dediğini anlatmıştı. Aynı çocuk annesinin hiçbir zaman, hiçbir şeyiyle ilgilenmediğinden, bu yüzden annesinin varlığını hiç hissetmediğinden, bir bayram ziyaretinde ikram edilen kolonya gözüne kaçtığında komşu teyzenin gösterdiği ilgi ve şefkatten dolayı ona ne kadar bağlandığından bahsetmişti. Ebeveyninden görmediği bu kadarcık bir ilgi bile çocuğu derinden etkilemişti.

Çocuğunun hangi alanda yetenekli olduğunu, derslerinin durumunu, (mesela dil öğrenme, yazma-çizme merakını) okuldaki halini bilmeyen ebeveynler ve bu şekilde, kimsesiz gibi eğitim hayatını tamamlayan gençlere şahit oluyoruz.

İşte böyle ilgisiz sevgisiz büyüyen çocuklar, duygularını ifade etmekte zorlanır, yakın ilişkiler kurmaktan kaçınır veya sürekli olarak başkalarının onayını ararlar. Kimi zaman bu travmalar, "terk edilme korkusu" olarak hayatlarının merkezine oturur. Yetişkin olduklarında ise sorumluluk duygusu haddinden fazla gelişmiş, hatta yıpratıcı boyutlara ulaşmış (sorumlu olmadığı işlerin bile sorumluluğunu üstüne alır hale gelmiş ) bu insanlar, aşırı verici ve fedakâr olma zorunluluğu hisseder, çoğu zaman karşısındaki kişilere lüzumundan fazla değer verir, anlam yükler, gördükleri en ufak olumsuz davranışta da derinden etkilenir, duygusal yıkım yaşarlar. Ebeveynin oluşturduğu duygusal boşluğu başkalarıyla doldurmaya çalışır, çoğu zaman da hayal kırıklığına uğrarlar. Hep eksik ve yarım hissederler. Ne acı!

İlgisiz sevgisiz ebeveynden sonra diğer bir konu da aşırı kontrolcü ebeveyn modeli.

Aşırı kontrolcü ebeveyn çocuğun kişisel gelişimini engeller. Her adımı ebeveyni tarafından belirlenen bir çocuk, kendi kararlarını almaktan ve sorumluluk üstlenmekten korkan ürkek, pısırık bir yetişkine dönüşebilir. Bu durum, özgüven eksikliği ve sürekli başkalarına bağımlılık gibi sorunlara yol açar.

Böyle bireyler çalışma hayatında kendini gösteremeyen, silik bir kişilik , evlenip aile kurduğunda da evdeki rolüne adapte olamayan, annelik - babalık - eşlik vazifelerini hakkıyla yerine getiremeyen kişiler olarak karşımıza çıkar. Sadece bununla da kalmaz. Bütün çocukluğu,, ergenliği ebeveynin baskıcı kontrolünde geçmiş bu kişiler hasbelkader yetkili bir makama gelse, meselâ bir yargı mensubu olsa ne kadar doğru kararlar verebilir?

Tam da burada bizzat tanıdığım bir öğretmen hanım ve hakim olan eşiyle ilgili bir anekdot ilave etmek isterim. Bunlar yeni evli, birbirini seven, iyi anlaşan bir çiftti. Bebek bekliyorlardı ve doğum yakındı. Hakim beyin annesi ziyaretlerine gelmişti. Anne aşırı kontrolcü, her şeye müdahale eden biriydi. Öyle ki çiftin arkadaşlarına bile karışmış, insanlarla arasını bozmuştu. Bununla da kalmayıp doğuma giden gelinini yüzüstü bıraktırmış, sebepsiz yere, karı-kocayı ayırmıştı. Sonuçta, lohusa bir kadın ve doğuştan yetim pozisyonuna düşürülen bir bebek ortada kalmıştı.

Kafamızı kurcalayan soru şu idi: Yetişkin olmasına, yüksek eğitim görerek hâkimlik koltuğuna oturmasına rağmen hâlâ annesinin kontrolünden çıkamayan, mazlum eşinin, babalık yapmadığı masum yavrusunun hakkını koruyamayan biri, önüne gelen davalarda, haklıyı haksızı ayırt etme hususunda ne ölçüde isabetli hükümler verebilirdi? Böyle birinden hak, adalet beklenebilir miydi?

Ne yazık ki böyle kontrolcü ailelerde yetişen kişiler (İstisnalar hariç) ömür boyu yüzde yüz mümeyyiz olamaz, özgürce kendi kararlarını veren güçlü bir insan figürü sergileyemez. Hak, adalet, vicdan duyguları da baskıcı, kontrolcü ebeveynin çizdiği sınırlar içinde geliştiğinden fazlası beklenemez.

Çocuklukta yaşanan travmalar, bireyin ileriki yaşamında birer gölge gibi peşini bırakmaz. Yetişkinlikte yaşanan depresyon, anksiyete bozuklukları, ilişki kurma zorlukları veya öfke kontrol sorunlarının kökeninde sıklıkla çözümlenmemiş çocukluk travmaları yatar. Ancak bu durum umutsuz değildir. Psikoterapi, farkındalık çalışmaları ve kişisel gelişim süreçleri, bu travmaların etkilerini anlamak ve iyileştirmek için güçlü araçlardır.

Bunu şöyle açabiliriz:

Bireyin, ebeveyninin sebep olduğu travmanın farkına vararak ; psikolojik destek yanısıra sporla, yetenekli olduğunu düşündüğü , ilgisini çeken bir sanat dalıyla (dikiş, nakış, resim, şiir, edebiyat ) meşgul olmak , muhtaç ve mağdur insanlara yardım amacıyla kurulmuş organizasyonlara iştirak etmek gibi sosyal aktivitelerle iyileşmesi mümkündür. İyiliğin iyileştirici gücü vardır. Sıkıntısını giderdiği birinin yüzündeki sevinci görmek kişinin ruhunda terapi etkisi yapar. Bunlardan daha etkilisi ise manevî takviyedir. İman, ibadet dua hem şifa hem sığınaktır. Kul atlatamadığı psikolojik travmaların ağırlığından Cenab-ı Hakk'a iltica ederek kurtulabilir,ruhunu arındırabilir. Onun için de maneviyatını güçlendiren ilim meclislerine devam etmek, güzel ahlaklı, salih insanlarla birlikte olmak gerekir. İnsan ruhuna iyi gelen terapilerden biri de samimi ve hakikî dostlardır.

Bunlara ilaveten sevgi dolu, ilgili, anlayışlı bir eş de kişinin travmalarını atlatmasında önemli bir rol oynar.

Dünya bir imtihan meydanıdır ve tüm yaşananlar imtihanın bir parçadır. Bunu idrak etmek insanı büyük ölçüde rahatlatır, uğradığı haksızlıkları, ilahî bir kudretin kaydettiğini ve vakti geldiğinde hakkını alacağını bilmek büyük bir sabır ve teselli verir.

Ebeveynlerin kusursuz olması beklenemez, ancak çocuklukta yaşanan travmaların etkilerini fark etmek ve bu farkındalıkla kendi yaşamını yeniden inşa etmek, en büyük iyileşme adımıdır. Unutulmamalıdır ki, yaralı bir çocukluk geçiren her yetişkin, Cenâbı Hakkın izniyle kendi içindeki çocuğa şifa verebilecek güce sahiptir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.