Gıybetten kaçınman için hüsnüzan ile memur olduğunu iyice anlaman lazım
Şekercihan Youtube kanalında bu yıl 6. sezonuna devam eden “Bir Bayramdır Ramazan” programının bu seneki 12. bölümünde Abdürreşid Şahin ile “Kur’an’da Zan ve Gıybet” konuşuldu.
Mehmet Kaplan - Muhabbet Medya
Abdürreşid Şahin ile Kur’an’da Zan ve Gıybet Kavramı
Şekercihan YouTube kanalındaki “Bir Bayramdır Ramazan” programının onikinci gün sohbeti “Kur’an’da Zan ve Gıybet” başlığı altında Abdürreşid Şahin ile gerçekleşti. Şahin, “Ramazan’ı bereketli kılanın insanın Ramazan’la kurduğu ilişki olduğunu düşünüyorum. Ramazan’ın bereketini hissediyorum. Üzerime yüklediğiniz bu konu yükü ile hakikaten benim için hayli bereketli oldu” diyerek başladığı sohbetini şu açıklamalarla sürdürdü:
SOSYAL HAYATIN ZEHRİ GIYBET
“Hucurat suresinin 12. ayeti üzerine yoğunlaştım ve o ayetin derinliklerine dalmaya çalışacağım. Konuyu doğrudan seçmeyip Mehmet’e bırakmıştım, bu konu Cenab-ı Hakkın bana bir ikramı diyebilirim. Ramazan’da ne çalışmak gerekiyor, neye yoğunlaşmak gerekiyor, onu Rabbimiz belirlemiş oldu bu vesileyle. Konuya çalışırken orucu başka türlü tutmam gerektiği hissine de kapıldım. Hadislerde de mana itibariyle, sürekli insan eti yiyen oruç tutmuş sayılmaz manasına gelen ifadeler var. Siz bu görevi tevdi ettikten sonra kendime bu konuda çok dikkat etmeye çalıştım. Orucu gıybet etmeden tutmaya çalışıyorum ve şunu da anladım, bu kolay bir imtihan değil. Yine içtimai hayat boyutunda gıybetin çok büyük bir zehir olduğunu bu okumalar sayesinde biraz daha anladım.
Hucurat 12. ayette üç şey dünyama geldi, onları paylaşacağım. Zamanında ‘Ateşi Kıvılcım İken Söndürmek’ diye de bir yazı yazmıştım. Ayet ilk olarak ‘ictenibû’ diye başlıyor, yani çekinin, kaçının, yaklaşmayın anlamındaki ifade ile başlıyor. İnsan zannetmeden duramaz. Zandan kaçının diyor, ama insanın zaten yaptığı en önemli şey zandır. İnsan zanneder, zannetmeyen insan olamaz. Bir kudsî hadiste de diyor, ‘Ben kulumun zannı üzereyim.’ Gayb hakkında yapabileceğimiz şey zandır. Zan nefs-i emmareye dayalı olarak ortaya çıkan bir düşüncedir, bir fikirdir, bir bilgidir. Ama zannın güçlenmesiyle bilgi ortaya çıkar, ilim olur, ilim güçlenince iman olur. İmanın da ilmelyakin, aynelyakin ve hakkalyakin olmak üzere mertebeleri var. İnsanın bütün bilgi yolculuğu, bilmeye başlaması zandan başlar, ancak zannı yakine ulaştırmak çabası için girmemiz gerekir. Bu ayette kastedilen zannın, kesîran mine’z-zan’ diye ifade edilmesi, kesîrân’ın marifesiz zannın ise marifeli olması esprisiyle -Zemahşeri’den aldığım bir mânâ- beraber şunu anlıyorum, burada mutlak surette zandan değil, hususi bir zandan bahsediliyor. Fakat bu yaygın bir zan türü. Yani suizandan bahsediyor burada. Suizanla başlıyor herşey. Ve şöyle bir özet yapayım, bütün söyleyeceklerimi özetleyecek bir cümle olsun: İnsanı ve toplumu ifsat eden gıybet denilen şeyin başlangıç yeri kalbdir. Zanla başlar, akıl onu tecessüsle pişirir, ondan sonra beden yani lisan onu gıybet olarak zehir gibi dışarıya akıtır. Gıybet, kalbde başlayıp, akılda devam edip, lisana akseden bir süreç.
MÜSLÜMAN HÜSNÜZAN İLE MEMURDUR
‘Zandan kaçının’ın esprisi, suizandan kaçınındır. Müslüman hüsnüzan ile memurdur. Bu imanın bir gereğidir. Mümin olan bir insan kâinata baktığı zaman Yaratıcının kemalini orada görür. Birinci Söz bize bunu anlatır, o kemal bize hayrı gösterir. Bismillah her hayrın başıdır, bütün mevcudat bismillah der ne demek? Bütün mevcudat, var olan her şey hayırdır demek. Çünkü hayrın sahibinden gelen bir şey. O zaman mümin şerre vücud veremez. Şer çünkü cüz’îdir ve ademdir. Hayırların ortaya çıkması için konulmuştur. O zaman müminin her şeyi hayır görebilme özelliğine sahip olması gerekir. Bu durumda hüsnüzan müminin asıl görevidir. Bediüzzaman’ın ifadesiyle insan memurdur demek, asıl vazifesi budur demektir. Küçük Sözler’de de şöyle söyler. ‘Her şeyin iyisine bak.’ Mümin her şeyin iyi yönüne bakmalıdır. Bu kadere imanın da bir gereğidir. Niye? Kaderi takdir eden Allah’tır. Başına gelecek olan her şey Allah’tan olduğu için hayırdır. İnsan imtihan sorularını sorgulayamaz. İmtihan soruları seni terbiye ve takviye etmek için gelir, sen ona hüsnüzan ile bakarak cevap vermekle mükellefsin. O halde ‘ictenibû’ kelimesi açıkça suizanna bakıyor. Müminler arasında ya da insanlara karşı hüsnüzan yapılmalı. Şöyle bir çıkarımım daha oldu, mevcudat hakkındaki zannımız Allah hakkındaki zannımızı belirler demiştim. Hüsnüzan imandandır. Sanata, kâinata karşı yapılan tenkit sanatkara yapılan bir tenkittir. Bu tenkitler suizandan kaynaklanır.”
NAZAR MANZARAYI BELİRLER
Sözün bu kısmında Mehmet Kaplan’ın ‘Hüsnüzan, olan şeylerdeki güzelliği mi görmek, yoksa her şeyi güzel mi görmek?” diye sorarak, “Bununla ilgili bir umre ve hac hatıranız olduğunu biliyorum. Akışı bozmayacaksa dinlemek isteriz” diye ekledi.
Abdürreşid Şahin şöyle devam etti: “Hüsnüzan ile ilgili, bir kere, olan şey zaten güzeldir. Önemli olan güzel bakmaktır. Güzele bakmak değil, güzel bakmak sevaptır. Kendi dünyamda bunu umre ve hac üzerinden yaşadım. İlk defa umreye gitmiştim, kafamda bir zannım ve tasavvurum var. Gittiğimde o tasavvura uygun bir şey görmedim. Göremeyince Kâbe’yi gördüğümde hiçbir şey hissetmedim. Etrafı büyük binalar ve betonlarla sarılmış, Kâbe böyle sıkışıp kalmış ortada. Çok rahatsız oldum, kendi kendime imanımı sorguladım, Kâbe’nin karşısındasın, bir şey hissetmiyorsun diye. Meselenin nazarla, bakmakla alakalı olduğunu anlayınca hacca giderken şöyle bir karar aldım: Menfi hiçbir şey görmeyeceğim, her şeyin müsbet yanına bakacağım dediğim zaman, Kâbe’yi ilk gördüğüm anda ayaklarımın bağı çözüldü, secdeye kendimi atıp, hüngür hüngür ağladım. İkisinin arasında dağlar kadar fark var. Birinde beton görüyorsun, birinde misafirhane sahibi seni karşılıyor. Suizan nelere sebep oluyor, hüsnüzan ne yapıyor, bunu anlatan güzel bir örnektir bu yaşadığım.”
SUİZAN DİĞERLERİNİ DÜŞÜREREK KENDİNİ MERKEZDE TUTMA ÇABASIDIR
Metin Karabaşoğlu şöyle bir katkıda bulundu: “Evet, ayette sakınılması gereken diye bahsedilen zan, suizan diye anlıyoruz. Kudsi hadise bakarsak, ‘Ben kulumun zannı üzereyim’ buyuruyor Rabbimiz. Demek Cenab-ı Hak hakkında da hüsnüzan etmek, her halükarda Allah ve yarattıkları hakkında suizan etmemek ile mükellefiz. Peki neden insan zan durumlarında, yani yakinin olmadığı, hakkında kesin bir bilgiye, ilme sahip olmadığı durumlarda başka insanlar hakkında zannın suizan kısmını seçiyor da hüsnüzan kısmını seçmiyor? Orada şöyle bir açılım yapabiliriz diye düşünüyorum. Hayatın merkezine kimi koyuyoruz: Allah’ı mı, kendimizi mi? Kemalin adresi Allah olduğunda, o dediğin güzel bakmak bir hal ve ahlak olarak bir şekilde bizim alemimize, hayatımıza yerleşiyor gibi. Yok hayır, âlemin merkezine kendimizi koyduğumuzda, biz kamil değiliz, kemal bizim sıfatımız değil, bu sefer kendimizi merkezde tutmak için diğerleri hakkında suizan üretiyoruz. Diğerlerini düşürerek kendimizi merkezde ve yüksek tutmaya çalışıyoruz. Suizan buradan çıkıyor gibi bir kanaatim var.”
Abdürreşid Şahin şöyle devam etti: “Kâinata kemal üzere olan Yaratıcının nazarıyla bakarsam suizan edecek bir şey bulmak mümkün değil. Ben-merkezli, kendinle ilgili olduğun aidiyetleri de hesaba katarsak biz-merkezli baktığın zaman, sen kusurlusun, biz kusurluyuz, o kusuru örtbas etmek, kendi kusurunu kapatmak için başkasının kusurunu ortaya çıkarmaya çalışırsın. Bu merkeze neyi koyduğumuzla ilgili bir durum. Kendimizi kâinatın merkezine koyabilir miyiz? Koyamayız, çünkü yaratılışına bir katkımız yok, bilakis eksilten bir yanımız var. Suizan kemali perdelemektir.
Hucurat 12. ayetin ikinci merhalesine girdik. Tecessüs konusuna. Burada iki şeyi birbirinden ayırt etmek lazım. Örtmek ile örtbas etmek aynı şey değildir. Müminin kusurunu, ayıbını örteceksin ki, Allah da senin kusurunu örtsün. Bir insanın gerçekten seni sevmesini istiyorsan, onun kusurunu ört. Ya da insanlara galip gelmek için onların zaaflarını kullanma. İnsanların zaafından istifade etmek haince bir şey. Babamı sevmeme sebep olan şeylerden biri, bana yasaklamıştı bir yeri, sonra ben oraya gittim, benim oraya gittiğimi bildiği halde yüzüme vurmadı. Muhabbetim on kat arttı. Tecessüs casusluk demek. Tecessüs kim için gerekli, ki nabzı yoklamak anlamına da gelir, mesela doktor için caizdir. Yöneticiler için caiz değildir. İnsanların kusurlarını ortaya çıkarırsanız onları ifsat edersiniz. Yanlışı herkes yapıyormuşa dönerse ifsat başlar, kötülük ve günah normalleşir. Normalleştirmemek gerekiyor. Bir de tahassus vardır, bir konuda ihtisas sahibi olmaktır. Tecessüste nefis adına casusluk yapıyorsun. Nefis kendini haklı çıkarmak için başkasının kusurunu ortaya çıkarmaya çalışıyor. Casusluk başkası adına da yapılır, ama tahassusu kendi adına yaparsın.
AŞİKAR OLMUŞ VE BİR MÜMİNE KARŞI İŞLENMİŞ KUSURU ÖRTBAS ETMEK HAKKA KARŞI BİR HÜRMETSİZLİKTİR
Suizanla başladığın bütün tecessüsler senin suizannını kuvvetlendirecek. Tecessüs etmeyin derken, çoğaltma, ilerletme, kendini başka bir sorumluluk altına girme! Kısaca şuna bir kez daha değinelim, örtmek ile örtbas etmek aynı şey değildir. Bir müminin bir mümine karşı bir haksızlığı oldu ve bu ortaya çıktı, bunu örtbas etmek doğru değildir. Müminin kul olarak kendine yaptığı kusuru ortaya çıkarmamak gerekir. Başkasına zulmetmek ile nefsine zulmetmeyi ayırmak gerekiyor. Başkasına zulmetmiş ve bu aşikar olmuş ise bunu örtbas etmek, koruyalım onu demek hakka karşı bir hürmetsizliktir.
Tecessüs akılla yapılır; dikkatli, müdakkik ve bir de mahreme dokunan bir boyutu vardır. Hz. Ömer ile Abdurrahman ibn Avf’ın bir hatırası var. Bir evin önünden geçiyorlar, kapı aralık, bir şeyler görüyorlar. Hz. Ömer “Galiba bunlar içki içiyor” deyince, Abdurrahman ibn Avf, “Biz Allah’ın yasak ettiği bir şey yapıyoruz galiba” diyor. Nitekim içki haram, ama tecessüs de haram. Hak gelince Ömer susar, hemen biz gidelim buradan diyor. Yine başka bir örnek var, meşhur bir örnek, benim bir günahıma karşı üç haramı işledin diye uyarıldığı... Bir de bunun gıybetle ilgili olan bir boyutu var. Sahabenin birine birileri geliyorlar ve diyorlar ki, falanca senin hakkında o kadar şey söyledi ki sana acıdık. Sahabe de diyor ki, biraz da ona acısaydınız. Tecessüs edildi, suizan iyice kuvvetlendi mi, artık bu tavırlara, davranışlara tesir etmeye başlar. Ve başka bir şey ortaya çıkar, artık diline zehir akmaya, gıyabında konuşmaya başlar.”
NEFİS, VİCDANI SUSTURMAK İÇİN TECESSÜSE BAŞLIYOR
Metin Karabaşoğlu şöyle bir katkıda bulundu: “Suizandan tecessüse nasıl geçiliyor? Şöyle düşünüyorum: Nefis suizan ediyor, vicdanı bundan rahatsız olmaya başlayınca, bu kez nefis vicdanı susturmak ve kendisini haklı çıkarmak için tecessüse başlıyor.”
Abdürreşid Şahin şöyle devam etti: “Gıybetten kaçınman için hüsnüzan ile memur olduğunu iyice anlaman lazım. Kemal sahibi bir Yaratıcımız olduğuna kalbimizi tatmin etmemiz gerekiyor. Hadiste, ‘İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız’ buyuruluyor. Gıybet ve öncesindeki bu süreç sevme eylemi ile örtüşen bir şey değildir. Allah’ı seven O’na hüsnüzan eder, onun da göstergesi insanın mümine karşı olan sevgisidir. Allah’ı seviyorsak mümini de severiz. ‘Tevhid-i imanî, tevhid-i kulûbu iktiza eder’ der Bediüzzaman. Kalbler tevhidle birleşirse müminleri sevmemiz gerekiyor.
Gıybet zayıfların silahıdır ve münafıklığın alametidir. Sosyal hayatta bozulmaya sebep olan nifaktır, nifakı da doğuran şey gıybettir. Bu okumalardan sonra bana sorsanız büyük günah nedir, gıybet gibi duruyor; neticede kul hakkına girilmiş oluyor. Allah diğer büyük günahları tevbe edildiği zaman affedeceğini söylüyor, ama gıybet kul hakkına girdiği için gıybetini ettiğin kişinin de seni affetmesi gerekiyor. Kaç kişiden özür dileyip af dileyeceğiz?”
Metin Karabaşoğlu burada şöyle bir katkıda bulundu: “Dedin ya, kaç kişiden helallik alıp, af dileyeceğiz? Nitekim bazen şöyle gıybetler oluyor, genellemeler… ‘Filan topluluk şöyledir, filan şehir halkı hayırsızdır, filan millet uğursuzdur.’ O topluluk, şehir veya milletten olup bu sıfatları taşımayan insanların hangi birinin hesabını verebileceğiz?”
Abdürreşid Şahin şöyle devam etti: “Allah’ın rahmeti sonsuz ve günahları affeder. Ama aynı zamanda adaletli, adaleti gereği kulunun hakkını korur. Kulunun hakkı için adaletli davranacak, o halde yediğin etin hakkını almayacak mı? Gıybet rahmetten mahrum kalmamıza sebep oluyor diğer kulun hakkı için. Zerre kadar iyiliği olan cehenneme girmez. Böyle merhametli bir Allah varken gıybet yaparak, kul hakkına girerek bizi cehenneme koyması için ısrar etmek gibi bir durumu yapıyoruz. Allah bana kul hakkıyla gelmeyin diyor; bu, hakkına girdiğin kula git, helallik al demektir. Özür dilemek zor gelir insana. Neticede kolay değil. Son zamanlarda uyguladığım şey, bir sevdiğini söylemek, iki yaptığın hatayı söyleyip özür dilemek.
Suizan tecessüs ile güçlendi ve artık üçüncü aşama dile geliyor, gıybet oluyor. Sonra bu dediğimiz gibi niza ve kavgaya kadar gider. İslam âleminin bugün durumu ortada, birbirimizin arkasından birbirimizi yemekten kaynaklı problemler. Suizanlar, gıybetlerle birbirimizle kavga ediyoruz. Gıybeti zan aşamasında bitirmemiz gerekiyor. Bitiremedin, bari ağzından çıkarıp da sosyal bir meseleye dönüştürme bunu. Gıybet konusunda insan vicdanıyla yüzleştiği zaman, vicdanına danıştığı zaman ve insaniyetle yüzleştiği zaman gıybetin nasıl bir şey olduğu aşikar oluyor. Gıybetin bazı halleri var. Bir gıybet eder, gıybet ettiğini kabul etmez. Ben doğru söylüyorum der, doğru dese gıybet, yalan dese hem iftira hem gıybet.”
GIYBET KARDEŞİNİ YAŞARKEN KÖTÜ BİR HAL ÜZERE ÖLDÜRMEKTİR
Mehmet Kaplan burada “Neden gıybet ölü kardeşin etini yemeye benzetiliyor da yaşayan kardeş denmiyor?” diye bir soru sorduğunda, Metin Karabaşoğlu şöyle bir açıklama getirdi: “Yaşayan bir kardeş, değişmeye ve yanlışını düzeltmeye açık bir kardeştir. Ölü bir kardeş ise, artık değişemez ve yanlışını düzeltemez. Gıybet eden ise, o insanı o yanlış haliyle tarif ederek, âdeta onun asıl hali budur ve bu halden kurtulması imkânsızdır, demektedir. Hayat faaliyet ve değişmenin ifadesi olduğu halde, yaşayan bir mü’min kardeşini değişmez bir kötü hal üzere görmek, manen onu ölmüş farz etmektir. Ve onun halini o kötü hal üzere sabitleyip, yaşarken öldürmektir. Halbuki o kişi belki tevbe etti, değişti, halini düzeltti, Allah tevbesini kabul etti ama bundan haberimiz olmadı...”
Abdürreşid Şahin ise sözlerini şöyle tamamladı: “Gayba iman eden gıybet edemez. Gayb Allah’ın sonsuzluğu ile ilgilidir, dolayısıyla Allah bizi her an gözetliyor, o her an yanımızda. Biz Allah’ın yanında gıybet edemeyiz. Bu gıybetten sakındıran ayetler takva sahiplerinedir, Allah’tan korkanlaradır. Allah’tan korkanlar gıybet edemez. Gafletle ettiysek de hakkına girdiklerimizden af dileyip, özür dileyelim.”
Program, Mehmet Kaplan’ın günün Risale-i Nur’dan vecizesini okuyarak ve ardından günün duasıyla tamamlandı. “Dördüncü Hastalık: “Sû-i zan” dır. Evet, insan hüsn-ü zanna memurdur. İnsan, herkesi kendisinden üstün bilmelidir. Kendisinde bulunan sû-i ahlâkı, suizan sâikasıyla başkalara teşmil etmesin. Ve başkaların bazı harekâtını, hikmetini bilmediğinden takbih etmesin. Binaenaleyh eslâf-ı izâmın hikmetini bilmediğimiz bazı hallerini beğenmemek, suizandır. Suizan ise maddî ve manevî içtimaiyatı zedeler.”
“Bir Bayramdır Ramazan” programını, Ramazan ayı boyunca her gün saat 18.00’de Şekercihan YouTube kanalından takip edebilirsiniz.
www.muhabbetmedya.com
İLGİLİ İÇERİKLER
Kur’an’da Teizm, Ateizm Denklemi Yok; Tevhid - Şirk Denklemi Var
Tevhid hakikatinin kalblere yerleşmesi için şirkten arınmak gerek - Rububiyet ve Uluhiyet nedir?
Bu sebepler yol ayrımında insanları dalâlete sürüklüyor - Kur’an’da Hidayet ve Dalâlet
Kur’an’da münafıkların özellikleri; münafıkların zihniyetinde, düşünüş ve fiillerinin merkezi
Kalbe Yerleşmeyen İslam Olur mu? İslamiyetin istediği Allah’a teslimiyet nasıl olmalı?
Kur’an-ı Kerim’deki Hilm kavramı, İslam dininin zirve ahlakından bir kavram
Kur’an’da çokça üzerinde durulan isar ve infak kavramları nedir? İnfak ve iman ilişkisi
Zikir çekmek Kur’an'da var mı? Kur’an’da geçen zikir nedir?
Kur'an’ın Rehberliği’nde Dünya Hayatı ve Ahiret dengesi
İnsanı insan yapan Kur’an-ı Kerim’in inşa etmek istediği insan modeli
Kur’an’ın derinliğinde keşfetmemiz gereken gizli kavram hazinesi
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.