Tevhid hakikatinin kalblere yerleşmesi için şirkten arınmak gerek - Rububiyet ve Uluhiyet nedir?

Şekercihan Youtube kanalında bu yıl 6. sezonuna devam eden “Bir Bayramdır Ramazan” programının bu seneki 10. bölümünde Dr. Hakan Yalman ile “Kur’an’da Rububiyet-Uluhiyet” konuşuldu.

Mehmet Kaplan - Muhabbet Medya

Dr. Hakan Yalman ile Kur’an’da Rububiyet-Uluhiyet Kavramı

Şekercihan YouTube kanalındaki “Bir Bayramdır Ramazan” programının onuncu gün sohbeti “Kur’an’da Rububiyet-Uluhiyet” başlığı altında Dr. Hakan Yalman ile gerçekleşti. Yalman, “Bir Bayramdır Ramazan programlarının, Kur’an’ın anlaşılması noktasında çok önemli bir çaba olduğunu düşünüyorum. Kur’an’ın sadece lafız boyutu ile değil ontolojik yönü ile çalışıldığını görüyorum bu programlarda. Kur’an’a yönelik daha ileri çalışmaların çekirdekleri olsun” diyerek başladığı sohbetini şu açıklamalarla sürdürdü:

ZÂT’A GİDEN YOLCULUK ULUHİYET VE RUBUBİYET HAKİKATLERİ ÜZERİNDEN GERÇEKLEŞİYOR

“Kur’an hakikati dediğimiz zaman, Kur’an’ın dört temel maksadı ön plana çıkarılıyor: tevhid, nübüvvet, haşir ve adalet. Tevhid bütün temel konuların altyapısını teşkil eden bir kavram gibi gözüküyor. Tevhid konusunu da dolduran ve varlık sistemi içerisinde tevhidi ortaya koyan iki kavram olarak ortaya çıkıyor rububiyet ve uluhiyet. Uluhiyet bizim İslam’a girişimizde, Allah’ı tanımamızda tevhidin ilk konusu gibi oluyor. İnanç geni vardır yoktur ayrı bir konu, ama insanın mahiyetine ve fıtratına bakıldığında her insanın temel hakikatinin bir güce inanmak üzerine bina edildiği anlaşılıyor. Göbeklitepe’de yapılan çalışmalarda, insanların tarih içerisinde ilk ihtiyacı beslenme değil inanma olarak gözükmüş. İnsanlık tarihinin başlangıcında böyle bir şey olması insanın hakikatinin bir güce inanmak olduğu önermesini destekliyor. İnsanın temel ontolojik gerçekliği nedir dersek, kendisinden büyük bir güce dayanmak, güvenmek ve onun varlığını arka planda hissetmek olduğunu söyleyebiliriz. Herkes yaratılış gereği bir ilah arayışı içerisine giriyor ya da girecek. İlah arayışı da kendi gerçekliğinden ortaya çıkacak. Peki bu arayışında olduğumuz ilah nasıl olacak? Büyüklük sahibi, bütün zamanları kuşatan, varlık sisteminin uzandığı yer neresi varsa orayı kuşatan bir ilah olmalı ki ona dayanıp güvenelim. Bu durumu biz kendi terminolojimiz içerisinde ya da Kur’an’dan aldığımız ders ile, azamet ve kibriya olarak isimlendiriyoruz. Bunu yine herkes kendi dünyasında farklı kavramlarla isimlendiriyor.

Kur’an burada, insanların ihtiyaçları ile bağlantılı olarak ilah nasıl olmalının dersini veriyor. İlahı nasıl bulacağız, Kur’an ve kâinat okumalarında bunu nasıl başaracağız? İnsanın yapısı bu arayışı farkında olsun olmasın ona dikte ediyor. Peki ben bu ilaha nasıl ulaşacağım sorusunun cevabı ise varlık sisteminin kendisi olarak önümüze çıkıyor. Varlık sistemi dediğimiz zaman sadece anâsır-ı erbaa değil, bütün hareketlerle düşünmemiz gerekiyor. Güneşin doğuşu, yağmurun yağışı vb. birçok fiile şahit oluyoruz. Fiillerin arkasında, o fiilleri tamamlayıcı sıfatlarla tanımlıyoruz. Sıfatı da sahibi olması gereken bir varlığa atfetmek gerekecek ki orada Zât’a giden bir yolculuk var.

Zât’a giden bu yolculuk da aslında uluhiyet ve rububiyet hakikatlerinin idraki üzerinden gerçekleşiyor. Fiiller, fiillerin ortaya koyduğu rububiyet ve rububiyet üzerinden şekillenen bir uluhiyet kavramı ve oradan da bütün bu fiillerin sahibi olan Zâtı idrak etmek, anlamak şeklindeki bir yolculuğu bizim önümüze koyuyor.”

Metin Karabaşoğlu, şöyle bir katkıda bulundu: “Yani şunu mu diyoruz? Biz insan olarak kendi içinde bulunduğumuz âleme baktığımızda önce fiilleri ve icraatı üzerinden rububiyet hakikati ile karşı karşıya geliyoruz ve rububiyet hakikati bizi uluhiyet hakikatine götürüyor. Cenab-ı Hak açısından bakarsak, uluhiyetini bize rububiyeti ile tanıtıyor, bildiriyor. Daha ilk vahiyden başlayan böyle bir tanıtma var: ‘Oku yaratan Rabbi’nin ismiyle.’ İnen ilk âyet bu. Allah ilk olarak Rab ismiyle ve ‘yaratan Rab’ olarak kendisini bize tanıttı. Yine inen ilk beş ayetin içinde, bir kere daha Rab ismi geçiyor: “Senin Rabbin en kerîm olandır” (Alâk sûrei, 3. ayet) Bu şekilde ilk vahiy tecrübesinden başlayarak, Kur’an’da Rabbimiz rububiyeti üzerinden uluhiyetini bize tanıtıyor, bildiriyor.”

BİLİM DİYE TARİF ETTİĞİMİZ ŞEY RUBUBİYETİN DETAYLARININ İFADESİDİR

Hakan Yalman şöyle devam etti: “Alemdeki her şeye, ben ve öteki olarak varlığa muhatap olduğu zaman, herkes kendi dışında bir varlığın olduğunu hissedip keşfediyor. Ateizmin bu hisle mücadele olduğunu düşünüyorum. Rububiyete herkes farklı bir isim takabiliyor, kimisi tabiat diyor, doğa diyor. İsmi farklı konsa da hepsinin rububiyetle ilgili olduğunu görüyoruz. Hayatımızda bilimler bize yol gösterip bir güven veriyor. Bilimler aslında sistemin işleyişini ve fiilleri bize gösteriyor. Bizim bilim diye tarif ettiğimiz şey rububiyetin detaylarının ifade edilmesinden ibaret olsa gerek.” Bu noktada Metin Karabaşoğlu kısa bir katkı yaparak şu soruyu sordu: “Bilim için, yaratan Rabbin yaratma biçimini tanıma, çözme ve anlama yolculuğu diyebiliriz, değil mi?”

Yalman şu şekilde devam etti: “Aslında biz rububiyeti hayatımızın çok alanlarında görüyor, tecrübe ediyoruz ama ismini farklı şekillerde koyuyoruz. Bilim de gerçekte bir rububiyet tanımlaması, ama rububiyetten bağımsız gibi tanımlanıyor. Sanat vb. diğer bütün ifade biçimleri yine rububiyeti ortaya koyuyor. Fiilleri ortaya koyan arka planda olan varlık, kendi fiillerinin anlaşılabilmesine yönelik bir zemin hazırlıyor. İnsanın işleyişini çalıştığımızda da rububiyet hakikati ile karşılaşıyoruz. İnsanın da yaşayabilmesi için bütün varlık sistemi ile bağının kurulması gerekiyor. Yoksa insan hayatiyetini devam ettiremez o bağ olmazsa. Bu durum muhteşem bir rububiyet tecellisi olarak gözüküyor.”

Karabaşoğlu: “O zaman peygamberler göndermesi, vahiy göndermesi ve akıl vermesi de rububiyetinin bir tezahürü. Alemin içini insanla birlikte süzsek, özünden rububiyet hakikati çıkıyor ortaya. Ben bu anlatılardan şunu anladım. Âlemde sabit hakikat rububiyet ve rububiyetin arkasında uluhiyet hakikati tebarüz ediyor. Bütün varlığın özü ve özeti rububiyet ve uluhiyete dayanıyor. İnsanın durumu bir ihtiyacından dolayı Rab aramak değil; insanın meselesi bu sabit hakikate katılıp, katılmamak, bu hakikatin şahidi olup olmamak...”

Hakan Yalman şöyle devam etti: “Ulûhiyetin lâzım-ı zâtîsi nasıl istiklaliyet ve infiradsa, bunun tam karşılığı rububiyetin yeryüzünde tezahürü ubudiyetse ve ubudiyetin de en belirgin temsilcisi insansa, ulûhiyetin de lâzım-ı zâtπisi ve en önemli hâssası bağlanma ve dayanma duygusudur. Bağlanma ve dayanma duygusunun da kişide en derin sonuçlar vereceği iki duygu acz ve fakr. Rububiyetin büyüklüğünü gördüğünde ve kendini onun içinde bir yerde tasavvur ettiğinde ene olarak insana ne kalıyor? Hiç. Hiçlik, yani bütün iddialarından arınmak uluhiyete ulaşabilmenin ve onu hissedebilmenin en büyük yolu gibi gözüküyor. Şunu da vurgulamak lazım: Biz ef’âli, âlemde işgören fiilleri sadece gözlemlemiyoruz, aynı zamanda yaşıyoruz. Acz ve fakr duygusu bizde belirginleştiği zaman şahitlik ve müşahede oluşuyor. İnsan-ı kâmil denilen kavram, rububiyet okumaları üzerinden uluhiyeti hisseden bir yapı olsa gerek diye düşünüyorum. İnsan kavramının kemali, müşahededir.”

MEKKE DÖNEMİNDE İLK ÖNCE ZİHİNLER VE KALPLER ŞİRKTEN ARINDIRILIYOR

Metin Karabaşoğlu ise son olarak şu notları paylaştı: “Allah lâfza-i celâli bütün esmâyı kuşatıyor ve Kur’an’da iki bin küsur kez geçiyor. Esmâ-i hüsnâ içinde en çok geçen, o. İkinci olarak Rab ismi 970 civarında geçiyor. Bu, ilgili çalışmalara baktığımızda genel olarak ulaşıp öğrendiğimiz bir bilgiydi. Bugünkü konuya çalışırken ise dikkatimi çeken başka şeyler oldu. Kur’an’ın ilk vahyi ‘Yaratan Rabbinin ismiyle oku’ diye başladığına dikkat çekmiştik. Efendimiz (asm) başta olarak hepimize Kur’an’ın birinci çağrısı bu. Şunu öğrendim: Manidar bir şekilde Hâlik isminin ve halk, yani yaratma kavramının geçtiği ayetlerin yüzde seksen biri Mekke döneminde nazil olan ayetler. Aynı şekilde Rab isminin geçtiği ayetlerin yüzde seksen üçü Mekke döneminde nazil olmuş. İlaveten bir bilgi daha: Henüz açık davetin başlamadığı ilk altı yıl içinde nazil olan ayetlerde Rab lafzı 335 kere, Allah lafzı 162 kere geçiyor. Kur’an’ın tamamına bakınca Allah lafzı daha fazla geçiyor, ama vahyin ilk yıllarında Rab ismi daha fazla. Buradan, bugün konuştuğumuz konu ile ilgili şöyle bir ders çıkarıyoruz: Mekke müşrikleri, Allah var diyorlar, lâkin problemleri varlığına inandıkları Allah’a şirk koşmaları. Kafalarında bir uluhiyet hiyerarşisi var. Hiyerarşinin en üstünde Allah var, ama onun altında O’nun fiillerini ve isimlerini kendilerine taksim ettikleri, yani rab edindikleri insanlar ya da putlar var. “Erbâben min dûnillah” ifadesiyle Kur’an işte bu şirk anlayışına, inancına dikkat çekiyor. Şirk, tevhidin önündeki temel problem. Tevhid hakikatinin zihinlere ve kalblere yerleşmesi için önce zihinlerin ve kalplerin şirkten arındırılması gerekiyor. Uluhiyette tevhid hakikatinin idraki, yani Allah’tan başka ilah olmadığının kabul ve tasdiki rububiyette tevhidin idraki ile mümkün. İşte bu sebepledir ki, Rabbimiz kendisini ilk önce Rab ismi ile tanıtıyor. Tek bir Rab var, o da Allah’tır. Vahyin ilk yıllarında ve Mekke döneminde tekraren öğretilen ve hatırlatılan hakikat bu. Zihinler en temelde rububiyet hakikatinin idrakiyle inşa ediliyor. Bediüzzaman’ın ifadesini hatırlayalım, bu alemde ‘tezahür-ü rububiyet’ hakikati var, onu kavradığımızda uluhiyet hakikati tebarüz ediyor. Kur’an’ın zihinleri, kalbleri iman ve tevhid yolunda terbiye edişi ile rububiyet ve uluhiyet hakikati insanda inşa olunduktan sonradır ki akıllar, kalbler, iradeler emr-i ilâhîye itaat ve inkıyada hazır hale geliyor. Nitekim İslam’ın emir ve yasakları da külliyetle bu zeminde, yani Medine döneminde geliyor.”

www.muhabbetmedya.com

İLGİLİ İÇERİKLER

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.