Elif Akçan
Hakikat Gözlüğü
Şu dünya zeminine nice insanlar gelip geçti. Her gelenin gittiği, her gidenin ise geri dönmediği bu meskende hâlâ varsak, hâlâ hayattaysak; belki de Allah bize birçok şeyi değiştirebilmemiz için mühlet veriyordur. Hayatımızda yolunda gitmeyen her ne varsa, bunun tek çaresinin sonsuz kudret sahibi olan Allah’ta olduğunu idrak edip O’na dönmek, O’na rücû etmek, O’na sığınmak ve O’na koşmakla bulunur.
Öyle bir zamandayız ki bu zaman âhir zamandır ve her taraftan kuşatılmış bir vaziyetteyiz. Belki de kuşatılmamış olan tek şey, bizim düşünme ve akletme kabiliyetimizdir; gerçi o da oldukça yara almış hâldedir. Fikir karmaşasında boğulanların sayısı çoktur. Yüce Allah’ın bizi en üstün vaziyette yaratmasının yegâne sebebi, düşünebilen varlıklar olmamızdır. İdrak etme istidadına sahip olmamızdır. Bu öyle büyük bir yetenektir ki, bizi âleme sultan eylemiştir.
Ne gariptir ki bu özellik bizde olmasına rağmen Yüce Allah, kutsal kitabımızda defalarca “Hiç akletmez misiniz, hiç düşünmez misiniz?” diye bize nida etmektedir. Peki neden? Çünkü biz düşünme eylemini faaliyete geçirmiyoruz. İbret almıyor, şükretmeyi bilmiyor, sorumluluktan kaçıyor ve sürekli bahaneler üretiyoruz. Oysa binlerce örnek vardır; başta peygamber hayatları olmak üzere nice kıssa, ibret alınsın diye Kur’ân-ı Kerîm’de aktarılmıştır. Ancak biz onlardan gerektiği gibi ibret almıyoruz.
En ufak bir musibette yelkenleri suya indiriyoruz ve suçu hemen —hâşâ— Allah’a, İslam’a yüklüyoruz. “Neden ben?” diyerek isyana sapıyor, küfrü işmam eden sözler sarf ediyoruz.
"Oysa sizden önce öyleleri vardı ki, kişi yakalanır, önceden kazılmış bir çukura gömülür, sonra getirilen bir testereyle başının ortasından ikiye ayrılırdı. Buna rağmen bu yapılanlar onu dininden asla döndüremezdi. Yine öyleleri vardı ki, demir taraklarla taranır; kemiklerinin üzerinde et ve sinirlerden başka bir şey kalmazdı. Ancak bu işkenceler de onları dinlerinden döndüremezdi.
“Yemin ederim ki Allah bu dini mutlaka tamamlayacaktır. Öyle ki bir yolcu devesine binip San‘â’dan Hadramevt’e kadar gidecek; Allah’tan başka hiçbir şeyden korkmayacak, koyunu için de sadece kurttan endişe edecek. Ancak siz acele ediyorsunuz.”
(Buhârî, Menâkıb, 25; Menâkıbu’l-Ensâr, 29)
Evet, biz çok acele ediyoruz. Oysa bir durup düşünsek, musibetin altında yatan rahmeti görebilsek belki de imanımız daha da kavileşecek. Çünkü bazen bir musibet, bin nasihatten daha hayırlıdır. Fakat biz acele ediyoruz. Dünyada meydana gelen hiçbir şey sebepsiz değildir ve hiçbir şey Allah’ın emrinin dışına çıkmaz. Her şey O’nun idaresinde ve dest-i kudretindedir. Bize düşen, O’nun emrine itaat etmek ve rızası dairesinde hareket etmektir. İmtihan dünyasında olduğumuz için elbette imtihanlardan geçeceğiz; eleklerden eleneceğiz ki safımız belli olsun. Ebû Bekirlerin mi, Ebû Cehillerin mi safında yer aldığımız ortaya çıksın.
Yaşanan menfî hadiselerin faturasını İslam’a kesmek akıl kârı değildir. Zira zahirde menfî görünen nice olayların, hakikatte belki binlerce müsbet neticesi vardır. Varlığından bile haberdar olmadığımız müsbet neticeler… İşte bu noktada tefekkür devreye girer: Fikretmek, görünenin ardındaki görünmeyene nazar etmek. Karın soğukluğu altında işleyen mükemmel kimyevî hadiseyi fark edebilmek…
Yani mesele yine bakmakla görmek arasındaki farkta düğümlenir.
İbrahim Hakkı Hazretleri’nin dediği gibi:
Bir göz Hakk’ı görmezse
Ona sakın yâr deme
Sana ibret vermezse
Benim gözüm var deme
Görenedir görene
Köre nedir, köre ne?
Evet, görmek… Görebilmek ancak görme kabiliyetini Hakk’a tevcih etmekle mümkündür. Ancak o zaman flu olan her şey netleşir. Allah ’a dayanan yolda kalmaz. Allah, yola revan olanın yardımcısıdır; ama doğru yolda olanların… Hakikat gözlüğünü takıp Hakk'a varmak duasıyla. Vesselam...
Türkçe karakter kullanılmayan ve TAMAMI BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.