Son Gün Fotoğrafhanesi - Taha Çağlaroğlu’nun kitabından Çağrışımlar

Taha Çağlaroğlu’nun kitabı Son Gün Fotoğrafhanesi, öykülerle hayata ve insana dair gerçeklikleri anlatıyor. İnsan; dünyanın her yerinde insandır. Acısı aynı, hüznü aynı, neşesi aynıdır. Aynılık içindeki fark; acının, hüznün, neşenin derece ve tonlarındadır.

Kutsal Kitaplar da vermek istedikleri mesajı yahut anlatacakları hakikatleri, öykü ve hikâye, misal ve temsillerle beşerî zihinlere yaklaştırırlar. Yaratan bilmez mi?

Kelime ve cümlelerle çizilen resimler, tablolar, manzaralar, tasvirler, betimlemeler… Öykücünün mahareti, kullandığı sihirli kelimeler, büyülü sözcükler, canlı betimlemeler; zihin hanemizin duvarında, ahşap bir çerçeveyle çevrili bir tablo yahut portre oluşturur.

Şairin ve yazarın; iç dünyasındaki titreşimleri, sessiz çağlayanları, üzüntüleri, korkuları, yakıcı fakat hariçten hissedilmeyen mağmaları anlatır öyküler; misal ve timsallerle. Kimi zaman bir çocuktur, kimi zaman ele avuca sığmaz bir ergen, kimi zaman hayallerine hudut çizilmemiş bir genç adam, kimi zaman da alnında onlarca kırışık çizgilerle, hayatın yükünü omuzunda taşımış bir ihtiyar erkek ya da kadın. Şehirli veya köylü fark etmez.

Konuşmaları, giyimleri ve davranışlarıyla, “ne olduklarına” dair tahmin yürüttüğümüz insan kalabalıkları. Mesela, bir istasyon binasında, o güne kadar binlerce insan, neşeli, buruk, kederli, mütevekkil silüetlerini, zaman makinesinin hafıza kayıtlarına bırakıp gitmişlerdir. Hani derler ya, “Dili olsa da konuşsa.” Belki konuşuyorlardır. Lakin biz duymuyoruz. Sanki her bir şeyi duyuyor ve her bir şeyi görüyoruz da…

Eşya ve hadiseler; akıp giden zaman ırmağı, alacakaranlık ve yağmur veya bir tren istasyonu yahut bir tren yolculuğu öykücünün zihninde nice farklı çağrışımlar yapar; o tedaileri bize hissettirir öykü yazarı. Biz de o çağrışımları iç dünyamızda duyunca, hayalen ve fikren mazi-müstakbel gezintilerine başlarız.

Mesela, yazar öykü kitabında eski trenlerden bahsedince, yâdıma, köyün alt tarafından günde üç vakit geçen, kara trenler geldi. Sabah, öğle ve akşamın belli saatlerinde geçerdi. Marşandiz derdi köylüler. Akşam treni, köyün altından ovanın düzlüğüne çıkıncaya kadar rampa tırmandığından bacasından öylesine kesif bir siyah duman çıkarırdı ki, görenleri korkutur, ovanın üstünü simsiyah duman tabakası kaplardı. Dönüşte, birkaç yerde çığlık atarcasına düdük çalar, iniş aşağı öylesine hızlı geçerdi ki, lokomotifin ve demir tekerleklerinin demir şakırtısını köyün içinden duyardık. Gidişin aksine, bacasından bir dirhem siyah duman çıkmazdı. Şimdi ne o düdük ne o kara duman ne demir şakırtılarının sesi duyulmaz oldu. Adına hızlı tren dedikleri, gelip geçtiğinden haberimiz bile olmayan trenler, eski kara trenlerin hafızamızda bıraktığı anıları hatırlatıyor sadece. Ötekiler nisyana mahkûm oldular. Tıpkı yoğun bir sis tabakasının içine gizlenip görünmez olmaları gibi.

Hasret temasının vazgeçilmesi kara trenlerdi. Kara tren demek, katışıksız manasıyla hasret, özlem, sıla, yâr demekti.

“Kara tren gelmez m’ola,
Düdüğünü çalmaz m’ola.
Gurbet ele yar yolladım,
Mektubumu almaz m’ola.”

Meğer ne çok varmış hayatımızda, nisyana mahkûm ettiğimiz. Yalnız kara trenler mi? Ya radyolara ne demeli? Akşama yakın saat 7’ye yaklaşınca, önce peş peşe beş altı kez, “Dııt, dııt, dııt dıııııt. Saat on dokuz. Şimdi haberler!” anonsundan sonra, köyün yaşlıları can kulağıyla acansı dinlerdi. Ertesi sabah kuşluk vaktinden sonra, Arkası Yarınlar, Emin Aldemir yönetiminde Yurttan Sesler, İnce Sazlardan Oyun Havaları, Solo ve Koro Türküler, Şarkılar, Türk Hafif Müziği, Cuma sabahları Köroğlu Destanı… Hele Seferberlik Türküleri. Ah o Yemen’dir, gülü çemendir… Duygu yüklüdürler. İşiteni kendinden alır, tâ uzak diyarlara götürür, atıverir.

Son Gün Fotoğrafhanesi öykü kitabını okuyunca, nedense, hayatımda sanki bir çağ açılıp bir çağ kapanmış gibi hissettim. Öyküdeki bin yıllık çınara bedel, bizim de köy camisinin avlusunda, bin yıl olmasa da asırlık Akasyalarımız vardı. Onları da gözyaşına bakmadan kesiverdiler. Durduk yerde niçin ağaç kesilir, hâlâ anlamış değilim. “Yaş kesen baş keser.” demişler.

Güz Yeşili tabiri çok hoşuma gitti. Yeşili, kendi rengine dönüştüren güz. Bu mevsim, her şeyi kendine özgü sarımtırak boyayla boyadığı günlerdir. Gündüz gece eksik olmayan nağamât, şen şakrak sesler önce yavaş yavaş azalır, ardından sessizliğe bürünür güzün. Yeşilin, aheste aheste güz yeşili rengine sonra da değişik tonlarıyla sarıya dönüşmesi ve nihayetinde kuruyup un ufak olmasıyla güz, veda vaktinin geldiğini ihsas eder. Son kare fotoğraflarını, misâlî levhalarda bırakarak görev devir teslimi yapar gider.

*

Evvel zaman içinde… diye başlar masallar. Evvel zaman, yüz yıl da olur, bin yıl da. İşte bu evvel zaman içinde, öylesine unutulmayacak yaşanmışlıklar vardır ki. Hep tekrarlanan, siyah önlüklü beyaz yakalı ilkokul hatıraları, üniversite yılları, askerlik anıları hakeza. Mesela, ilkokul öğretmenimin adını ve soyadını hiç unutmadım: Öznur Külçeler. İsimleri hafızamda yer etmiş öğretmen ve arkadaşlarımın, şimdi hangi yerde olduklarını bilmiyorum bile. Evvel zaman içinde kalmışlar.

*

Her insan yolcudur. Ufkunda güneşin doğup battığı günler de öyle. Ömür gibi günler de geçip gidiyor işte. Nefesler sayılı. Sayılı nefes içinde sayısız, sonsuz emeller, elemler, hazlar, hüzünler, arzular, ümitler, hayaller; bayramlar, düğünler, göçler, ölümler… Yolculuk da her vakit, tereyağından kıl çeker kolaylığında olmaz. Yollar gibi inişli çıkışlıdır. Hayat da öyle değil mi? Farklı hikâyeler farklı hayatlar.

*

Kadim sözdür: Arayan bulur. Mesele, ne aradığını bilmektir. Mevlâ mı, Leyla mı? Hoş, mecnun olan Kays da Leylâ deyip düştü yollara ama Mevlâ’sını buldu. Her insan hayata farklı pencerelerden bakar. Kimi ümit penceresinden seyreder, kimi karamsar bakar. Güzel gören güzel düşünür demiş bir hürriyet sevdalısı Kahraman Hoca. Demek bakmak, görmek değilmiş. Öyle olsaydı, “bakar kör” diye bir tabire lüzum duyulmazdı.

*

Doğup büyüdüğüm köy (Denizli, Alikurt Köyü), dedelerimizin anlattığına göre “1105’de yedi haneden mürekkep” bir göçer / yörük köyüdür. Dervişler, Çakırlar, Bekdeşler… Yörüklere özgü hayat tarzı, deyişler, gelenekler, âdetler, düğünler artık neredeyse yok olmak üzeredir. Eskilere dair ne varsa eskilerle birlikte bir bir gittiler. Ömrümün otuz senesinin geçtiği köyüme gittiğim her yıl, oradan eskiye dair çok şeyin yitip gittiğini görürüm, üzülsem de elimden bir şey gelmez. Siyah renkli kıldan yapılmış çullar ve çuvallar da yok artık. Hele toprak damlı köy evleri. Ara ki bulasın. İki kanatlı kocaman tahta kapıdan hem odalara hem ahırlara girilen kerpiç evler.

Havasını soluduğum, ekmeğini yediğim köyüme bir nebze olsun vefa borcumu ödeyebilmek niyetiyle, İnsanlardan Bir İnsan (KDY-2021) adıyla küçük bir kitapçık yazmıştım. Köye ve köy hayatına kitabı yazarken, o günleri, siyah-beyaz film seyrediyor gibi yeniden yaşadım.

Göçer olarak geldikleri köyümüzden, konaklama vakti bitince, önden giden kervanlara dahil olmak üzere onlar da göç etmişler. Dünya; bir göçmen yurdu. Kimseye ne yâr ne dâr olmuştur. Olsa olsa bâr olmuştur.

“Ölüm Allah’ın emri, ayrılık olmasaydı” der halk ozanı. Ayrılık hem gurbet hem gariplik demektir. Analarımız hem gurbeti hem garipliği yaşamış insanlardır.

*

İnsanların isimleri de zihinlerde farklı ve güzel çağrışımlara sebep olurlar. İsim müsemma ilişkisi. Tevekkeli, çocukların ana-baba üzerindeki haklarından birisi de onlara güzel isimler vermektir. Öykü kitabındaki isimler de insanda güzel duygu ve düşünceler tedai ettiren, çağrıştıran adlardır. Mesela, Necla (yeni doğan, cömert), Saadet (mutluluk), Münevver (aydın), Reyhan (hoş ve güzel koku), Sema (gökyüzü), Serra (refahlık, bolluk), Enis (dost, arkadaş, yâr) hakeza. İsim deyip geçmemek lazım.

İsim demişken, yıllar önce okuduğum bir yazıyı hatırladım. Hikâye şöyleydi:

Hz. Ömer (ra) devrinde bir baba, çok yaramazlık yapan oğlunun elinden tutarak şikâyet için devlet reisi / halife Hz. Ömer’in (ra) huzuruna getirir. Derdini söyler. Halife Ömer’in (ra) babaya ilk suali şudur: “Çocuğun ismini ne verdin?” Baba, böcek anlamına gelen “Cüal ya da Cial!” deyince, babaya döner ve “Çocuğu sen ifsat etmişsin.” der.

Avamca bir sözdür: Dünya fani, ölüm ani. Ani ölümler şaşırtır insanı. Rahmetli babam Tahir de 2012 senesinde Ramazan Bayramı sabahında uçup gitmişti aniden. Bize göre sapasağlamdı. Yoksa değil miydi? Bilmiyoruz. Bildiğimiz tek gerçek vardı: Ölüm. Babamın ölüm günü bizim bayram günümüzdü. Biz, on bir ayın sultanına veda ederken babam da dünyasına elveda demişti. İki vedalaşma bir arada. Ne ilginç değil mi? Ölüm ile Bayramın, hüzün ile neşenin aynı gün yolları kesişmişti. Kendi ellerimle koydum babamı köyümün mezarlığına. Aradan sekiz ay geçmişti ki, 7 yıldır kısmi felçli ve konuşma yetisini kaybetmiş olarak yatan annemiz Fatma da sonsuzluk ufku kanat açmıştı. Onu da hayat arkadaşının yanı başına emanet ettik kendi ellerimizle. Mekânları cennet olsun, dualarıyla. Köklerinden sökülmüş ağaçlar misali döndük evlerimize.

Cahit Sıtkı’nın, Otuz Beş Yaş Şiiri’nde dediği gibi:

“N'eylersin ölüm herkesin başında.
Uyudun uyanmadın olacak.
Kimbilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak.
Taht misali o musalla taşında.”

*

Gün görmüş, günler görmüş dedelerimiz ve ebelerimiz; yaşadıkları mihnetli ve meşakkatli yokluk günlerine kıyasla bize, şöyle derlerdi: “Oğlum, şimdi ne var? Sizin geceniz arife gündüzünüz bayram!” Onlara göre biz, bayram günlerini yaşıyorduk. Bediüzzaman’ın büyük bir insanlık dramını ve vahşetini anlatan güzel bir ifadesi vardır: “Harb-i Umumiyi gören ihtiyardır.”

Bayram sevinci; en çok da çocukların ışıl ışıl gözlerinde ve pırıl pırıl meleksi yüzlerinde belli olur. İhtiyarlar da öyledir. Yaşlandıkça nurlanırlar. Adını üniversite yıllarında duyduğumuz bir Hak Dostu’nun (Alvarlı Efe Hz.) şiiri, hakiki manasıyla bize bayramı anlatıyordu:

“Mevla bizi affede,
Gör ne güzel bayram olur.
Cürm ü hatalar gide,
Bayram o bayram olur.”

Buradaki bayramlar, ötedeki bayramların numunesi olsa gerektir. İnşallah asıllarını da görürüz.

İnsanın aczini ve fakrını insana hatırlatan nice şeyler vardır. Hastalıklar, büyüklü küçüklü musibet ve belalar. Bunlara, menfi ibadet demiş Bediüzzaman. İnsanı, Ulu Dergâh’a yaklaştıran haller. Hem demiş, "Bela vereni buldunsa, atâ-ender, safâ-ender beladır, bil.”

Adına Koronavirüs ya da Covid-19 dedikleri bir salgın dalgası sarmıştı dünyamızı. Sağlığımızı tehdit etmiş, hürriyetimizi elimizden almıştı. Bütün dünyada 6 milyondan fazla insan covid sebebiyle hayatını kaybetti. Yakaladığı insanın nefesini kesiyormuş covid denen illet. Sultan Süleyman da demiş ya; “Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.” Alıp verilen bir tek nefesin devlet, nimet olması. Alamasak yahut veremesek anlıyoruz nimet olduğunu.

*

Sohbet-i cananların iki vazgeçilmezi: Kırmızı kapaklı kitap ve kırmızı çay. Öncelik kitapta. Yani evvela tefekkür ve tezekkür yudumlanacak, ardından çaylar. İ’lem eyyühel Aziz! Zelil olmak; tenzil-i rütbe. Kendini zelil edecek işler yapmazsa her insan azizdir. İzzeti inancından gelir. İnancımız hem güç hem ışıkmış bize. Öyle diyormuş kırmızı kaplı kitap. Tahir, Said’e okumuştu bunu, benim de bulunduğum bir mecliste.

*

Yazar, Rüzgârlı Akşam Sonatı deyince aklıma; bestekâra içli nağmeler fısıldayan gül kurusu akşamlarımız, şaire ilham veren tüllenen mağrib geldi. Hemen her gün, köyümün ufkunda, gün batımında, doyumsuz bir zevkle seyrederdim bu akşamları. Benim için huzur ve mutluluğun vaktiydi o anlar. Hiçbir ressam böyle bir tabloyu çizemezdi. Fırça ilahi, boya ilahi, tuval ilahi…Demek, harika ve küçük bir tablo bile insana huzur ve mutluluk verebiliyormuş. Güzel gören güzel düşünür, işin sırrını anlatır gibi.

Radyodan, dalga dalga şarkı nağmeleri yayılıyor dört bir yana. Münir Nurettin’in meşhur şarkısı:

“Yok başka yerin lûtfu ne yazdan ne de kıştan,
Bir tatlı huzur almaya geldik Kalamış’tan,
Ah Kalamış’tan.”

Peki alabilmişler mi? Bilmiyoruz. Kimi huzuru bulmak için gider içmeye, kimi kafayı. Ne huzuru bulur ne kafayı.

“Halime bak dertli çal
Kemancı başımın tacı.”

Bir de adına Huzurevi dedikleri mekânlar vardır. Bir tanıdığımızı oraya göndermiştik. Ancak bir gece dayanabildi. Ertesi gün kaçıp geldi. Adına Huzursuzluk Evi diyordu. “Ben orada kafayı yerim.” dedi bize.

Gerçekler acıdır. Korkular ise doğru yöne kanalize edilmezse, azaptır. En büyük korku, kaybetme korkusudur. Kişiden kişiye değişir. İnsan neye değer vermişse, onu kaybetmekten korkarmış. Ve insanın, korktuğu başına gelirmiş hem korkunun ecele faydası yokmuş.

Felsefe; varlığın, hakikatin, hikmetin izini sürme çabası; belki şu üç mühim ve dehşetli sualin, (Necisin? Nereden geldin? Nereye gidiyorsun?) cevabını bulma gayretidir. Kadim tarihin kadim çabası. Ontoloji; varlık felsefesi. Pek çoğu, görme özürlü bir insanın fili el yordamıyla tarif etmesi gibi tanımlıyor hayatı ve varlığı. Mukayyet küçük aklıyla, yarım yamalak. Fakat birisi (Bediüzzaman) var ki, “Akıl bu yolda gidemez.” denmesine mukabil, “Halbuki, bu asırda akıl hükmediyor.” “Bütün ahkâm-ı şer’iye ve hakaik-i imâniye aklîdir. Aklî olduğunu ispata hazırım” demiş, Risale-i Nur’larda ispat etmiştir. Mehmed Akif demiş; “Victor Hugo’lar, Shakespeare’ler, Descartes’lar, edebiyatta ve felsefede, Bediüzzaman’ın bir talebesi olabilirler.”

Mesele şu ki; sosyal, siyasal ve iktisadi anlamda doğru kaynağı, membaı bulabilmek; doğru meclislerin müdavimi, doğru üstatların şakirdi olabilmek. Zira, eğri cetvelden doğru çizgi çıkmaz.

Ufkunda, sabah güneşin doğup akşam battığı her bir gün, bir önceki güne (düne) göre Son Gün olabilir. Yarına garantimiz yok. Hayatımızın hafıza levhasına bıraktığımız bugünün silüeti, son resmimiz olabilir. Yaşamın fotoğraf makinası, her an her saniye, her dakika deklanşöre basıp sermedî resimlerimizi kaydetmektedir.

Cismaniyetin fotoğrafları vardır da maneviyatın fotoğrafı olur mu? “Gözler yalan söylemez, kalbin aynasıdır onlar.” sözünden murat bu olsa gerektir. Gülen gözler, korkan gözler, hüzünden yahut sevinçten yaşaran gözler… Kızaran yüzler, elemli yüzler, endişeli yüzler, masum ve mütebessim yüzler hakeza.

Kaçış, Çöküş, Deprem, Bunalım, Çare, Çığlık, İsyan, İntihar, Göç, Firar, Hicret, Hicran, Huzur, Zindan, Hürriyet… Her biri bir filme, bir romana konu ve başlık olabilecek gerçekçi hayat hikayeleri…

Son Gün Fotoğrafhanesi öykü kitabı okuyucuyu, anafor gibi öykünün içine çekiyor. Kahramanlarla beraber aynı mekânda hayalen buluşturuyor; insana ve tabiata dair tablo ve tasvirlerle, olayların kendine özgü lisanıyla insanı düşünceye daldırıyor, hüzünlendiriyor ve neşelendiriyor; zihinlerde, hazlı hüzünlü tedailer hasıl ediyor.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum