
Mehmet Fatih Beyaz
İman Gözlüğü mü ve Felsefe Gözlüğü mü?
Bu kâinatın en şerefli mahluku insandır. Cenabı Hak, insanı bütün mahlukattan üstün yaratmıştır. Bazı felsefik düşüncelerin ve ‘izmlerin’ ana düşünceleri; İnsanın mahiyetinin gereksiz, gayesiz ve amaçsız olduğunu, bu dünyayı sadece hayvan gibi yiyerek, yaşayarak ve yatarak geçirmekten ibaret olduğunu ifade etmektedirler. Ama işin özü ve hakikati elbette ki böyle değildir. Menfi felsefecilerin aksine Kur’an-ı Hâkim, insanın “natık (konuşan) bir hayvan” değil, belki kâinatta hakiki bir keşşaf, bir dellal ve makbul bir misafir-i Rahman olduğunu bildirir.
İnsan, yaratılış mahiyeti olarak diğer varlıklardan farklı olarak yaratılmıştır. Ve İrade sıfatının tecellisine mazhar olarak yaratılmıştır. İnsan, ‘ayetin’ de ifadesiyle ahsen-i takvim suretinde yaratılmış ve kâinatın halifesi olmuştur. Ayrıca insan, mümkününün en güzeliyle yaratılmıştır. Bediüzzaman hazretleri de Risale-i Nur’da, insanın birçok veçhesine değinmiş ve insan-ı kâmil olmanın yolunu Kur’an’dan aldığı dersle bizlere sunmuştur. Yoksa İnsan, ipi boğazına sarılıp, istediği yerde otlamak için başıboş bırakılmamıştır.
İnsan, diğer varlıklardan farklı olarak, akıl, şuur ve irade sahibi bir varlıktır. Bu aklı sayesinde hem hayır hem de şer cihetiyle duygularına sınır konulmamıştır. Bu nedenle kâinata gelişinin hikmetleri pek çoktur. Zaman-ı ademden şimdiye kadar insanların, en çok da felsefeyle ilgilenen feylesofların en çok meşgul oldukları ve kafa yordukları konular bu dehşetli suallerden oluşmuştur:
"Şu garib ve acib mahluklar kimlerdir? Nereden geliyorlar? Nereye gidiyorlar? Bu dünyada işiniz nedir? Reisiniz kimdir?"
Felsefe aleminde bu dehşetli suallerden iki farklı görüş çıktı. Bir kısmı Kur’an’la barışık olan diğeri ise bozuk ve muarız olan felsefe. Nitekim Bediüzzaman hazretleri de felsefeyi ikiye ayırmıştır.
Müsbet felsefe ve Menfi Felsefe.
Müsbet Felsefe; Vahye dayanır, onun terbiye ve rehberliğinde hareket eder, İslamiyet ile barışıktır. Kâinatta yaratılan her bir mevcuda mana-i harfiyle bakar. Sanata Sanatkâr gözüyle bakar. Hem aklı hem de kalbi esas alır. Aklındaki kemalini ve nurunu kalpten alır. İnsanı, Allah’ın en mümtaz bir kulu olduğunu ve yaratılış gayesine göre hareket eden bir abd-i aziz olduğunu ifade eder. Yalnız livechillah, rıza-i ilahi için, fazilet için amel eden ve çalışan biri olduğunu anlar.
Menfi Felsefe ise; sadece aklı esas alır, Vahye muarızdır ve İslamiyet’e fikren düşmandır. Kâinatta yaratılan her bir mevcuda mana-i ismiyle bakar, perde arkasında hakiki iş gören kudret elini görmez ve manasız telakki eder. Evet, dinsiz felsefe hakikatsiz bir safsatadır ve kâinata bir tahkirdir(12.Söz, Sözler). Varlıkların sadece dış yüzündeki geçici nakışlarını nazara verir. İçindeki manevi kudret ve kalemi görmez. Eşyanın hakikatine nüfuz edemez. İnsanın dünyaya gelişinin manasız ve hikmetsiz olduğunu ifade eder ve ona göre de yaşar. Yaşama gayesi de sadece nefsin hevesatını tatmin ve menfaat-i şahsiyesini esas alan bir düşüncedir.
Bu itibarla Kur'an’ı Hâkim başta olmak üzere yüz yirmi dört bin peygamber ve bütün semavi suhuflar ve kitaplar, en büyük ve en birinci dava olarak Vahdaniyet hakikatini dile getirmişlerdir, yani Cenab-ı Hakk’ın, varlığını ve birliğini şu alemde insanlara bildirmek ve göstermek en mühim vazifeleri olmuştur.
Bununla beraber yaratılış gayelerini bildirir. Şu kâinat sahifelerinde ve zamanların yapraklarında kalem-i kudretle yazılan kâinat kitabını okutturur, tecelli eden esma ve sıfatları cin ve inse ders verir. Mevcudata manayı harfiyle baktırır "Ne güzel yaratılmıştır" dedirtir, kâinatı tahkirden ve mevcudatı başıbozukluktan kurtarır. Ve kâinatta her bir mevcut üstünde Allah’ın nurunu, mührünü, sikkesini ve turrasını gösterir ve bildirir.
Buradan hareketle dünyanın yaratılışından şimdiye kadar, biri nübüvvet silsilesi diğeri de felsefe silsilesi olan bu iki cereyan her tarafa dal budak salmıştır. Her ne zaman felsefe silsilesi, nübüvvet (peygamberlik) silsilesine itaat edip hizmet etmişse alem-i insaniyette parlak saadetler yaşanmıştır. Ne vakit itaat etmemişse şerler, dalaletler felsefenin başını yemiş. Bozuk felsefe, Şeddatları, Firavunları, Dehriyyunları (Zamanı ilahlaştıranlar), Maddiyyunlar (maddeyi ilah edinenler), Tabiiyyunlar (tabiatı ilah edinenler), aliheleri (batıl ilahları), sanemleri (putları) insanların eline vermiş, başlarına bela etmiş ve beyinlerini bin parça etmiştir.
Nübüvvet silsilesi ise; enbiyaları (peygamberler), evliyaları, sıddıkinleri, adil hakimleri, melikleri, mücedditleri, asfiyaları, ve pek çok İslam alimlerini insanlara hediye etmiş ve kurtuluşuna vesile kılmıştır. İnsanlık da en parlak dönemlerini bu Zat’ların döneminde yaşamıştır.
Sırat-ı Müstakim olan yol ise; Nübüvvet silsilesi olan Kur’an’ın nurani caddesidir. En kısa en rahat, en selametli ve herkese açık, vahye dayanan, rahmani ve nurani bir meslektir.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.