Bana beni sordun ben senin gördüğün kadarım! Diyebiliyor musun?

Olmak ya da olmamak!

Bu cümleyi duymayan çok azdır diye düşünmekteyim. Bu varlık âleminde hayatımız boyunca bir yerlerde var olmak istiyoruz. Mevcûtiyetimizin kapladığı yerde; görünmek, duyulmak istiyoruz ve “varım”, “benim”, “BEN” gibi tabirleri günlük konuşma dilimizde de çokça kullanmaktayız.

Dil ve Kültür toplumların yapısını belirleyen temel faktörlerin başında gelmektedir. Ben merkezli kurulan dillerde toplumun da ben merkezci olduğu görülebilmektedir. Örnek vermek gerekirse var olmaya en çok atıfta bulunulan dillerden birisi İngilizce. Bu lügâtta bizlere en başta öğretilen “to be” kalıbıdır. Nedir bu to be?

“To Be” olmak anlamına gelir. Esasen her cümlede kullandığımız “to be” kalıbı ile var olmayı, yani benliği vurgularız. Benliği çıkardığımızda tüm manayı bozan bir şeydir bu varlık terimi. Bir işin kim tarafından yapıldığı, yaptırıldığı kesin olarak bu lügatte söylenmeli. Esasen öznenin olmadığı bir konuşma düşünülemez ama özneyi vurgularken bizler neye inanmaktayız? Tüm mesele burada başlıyor olabilir. Varlığın olmasına neden olanın, kim olduğuna inanmaktayız?

Örneğin işlerimizi kolay kılan, aldığımız eğitimler mi?

Bizleri yokluktan sonra varlığa sokan yine kendimiz mi?

Yeteneklerimiz, bulunduğumuz pozisyon, insanlarla ilişkimiz, aile hayatımızda yani hayatın her anında nefis ile yani benlik ile ilişki halindeyiz. Aklımızdan geçirdiğimiz şeylerden bazıları şunlar olsa gerek:

  • Ben ne güzel giyinen bir insanım
  • Ben ne sosyal insanım, çevremde ne çok insan var
  • Ben ne güzel konuşuyorum herkes beni dinliyor
  • Ben ne güzel evlatlar yetiştirdim, bunlar kesinlikle benim evlatlarım
  • Ben nefis yemekler yaparım, elime kimse su dökemez…

Ben, ben, ben… Bu örnekleri çoğaltabiliriz. Bazen şeytan o kadar sağdan yaklaşır ki, insana ibadetleri esnasında cenneti garantilemiş gibi vesvese verir. Namazdayken dahi “Maşallah bana ne takvalı namaz kılıyorum” diye düşünürken ibadet esnasında olduğumuzu unuturuz ve böyle düşünmek, acziyetimizin farkına varana kadar hoş gelir bizlere. Evet maalesef insanın en büyük düşmanlarından birisi şeytan diğeri ise içerisindeki benlik şuurudur. Halbuki bizleri Takvaya eriştiren, huzura kavuşturan, ıslah eden yüce Rabbimizdir. Önemli olan mahareti kendimizde görmemektir. Islah olan bizler, yeryüzünde bozgunculuk çıkarıp ortalığı karıştırabiliriz de. Maharet şudur ki; içimizdeki iman ile gayret gösterip salih amellerle Rabbimiz ile bağımızı kuvvetlendirebilmektir ve dahası bu kuvvetin yine Rabbimizden bizlere bir hediye olduğuna inanmaktır.

Bu sebepledir ki ego dedikleri benlik şuurunu bir kenara bırakmalıyız. Âlemi yoktan var eden Rabbimiz Kutsal kitabımızda kendisinden “biz” diye bahsediyorken bizler en ufak şeylerle bile acziyetimizi ortaya koyarız.

Şimdi “Olmak!” İfadesindeki varlık teriminin ne olduğunu konuştuktan sonra bu sözden anladığımız kadarıyla Olmamak! İfadesini anlatmak isteriz.

Hangi yerlerde yokuz? Hayatın her köşesinde varlığımız ile dikkatleri çekmek isteyen bizler gerçekten olmamayı göze alabilir miyiz? “Sen kimsin?” sorusuna verdiğimiz cevaplar kadarıyla varız. Okuduğumuz okulları, aldığımız eğitimleri anlatırken o kadar büyük telaşa gireriz ki adımız ve soyadımızla ne kadar büyük olduğumuzu anlatmaya çalışırız. Halbuki doğarken kim olduğumuzu bile bilmeyerek geldik dünyaya. Roma’lı lider Julius Sezar’ın “Geldim, gördüm, yendim” ifadesi egonun doruklara yükseldiğinin göstergesi niteliğindedir. Dünyaya geldiği halini unutup beton sütunlara kazdırdığı “Yendim!” sözü ile tüm gücü kendine atfetmiştir. Bugüne kadar insanların daima en iyisini yapma hatta en iyisini var etme telaşesi “yendim!” diyebilmek içindir.

Manevi ve maddi bir gelişmeyi yaratıcı bir varlıkta aramak yerine kendimize lütfedip övünüyoruz. Ortamları uygun hale getiren de çalışmamıza, okumamıza ve büyümemize vesile olan da O’dur.

Zor olsa gerek kendimizi anlatmadan insanların görmesini beklemek. Varlığın efendisi olma endişesini içimizde taşıdıkça insanların görmesine fırsat vermeden ilan ederiz. Eğer ki Rabbimizin izniyle yapmış olduğumuz iş neticesinde bir başarı ortaya çıkmışsa bu ortaya çıkan şeyin yerine kendimizi ikame etme gayretine neden bürünürüz?

Beğeni alma, övgülere layık olma isteği içerisinde olduğumuz nedeniyledir. Oysaki unuttuğumuz bir şey var,

“Onlara, “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye soracak olsan, mutlaka “Allah” diyeceklerdir. De ki: “Bütün övgüler Allah’a mahsustur”; ama onların çoğu bilmez. Göklerde ve yerde olan her şey yalnız Allah’ındır; kuşkusuz hiçbir şeye ihtiyacı olmayan ve her türlü övgüye lâyık olan yalnız Allah’tır.” (Lokman, 25-26)

Bu ayetler her ne kadar putperestler için gelmiş olsa da putperestler gerçek Allah’ın kim olduğunu biliyor ancak kendilerine başka putlar edinip övgüleri onlara layık görüyorlardı. İşte bu nedenledir ki Övgüler ancak ve ancak Âlemlerin Rabbine mahsustur. İçimizdeki putları bir kenara bırakalım, aynaya gururla bakarken güzelliğin Rabden geldiğini unutmadan şükrümüzü eda edelim.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum