Mehmet Kaplan - Muhabbet Medya
Doç. Dr. Halit Çil ile Kur’an’da Hidayet-Dalâlet Kavramı
Şekercihan YouTube kanalındaki “Bir Bayramdır Ramazan” programının dokuzuncu gün sohbeti “Kur’an’da Hidayet-Dalâlet Kavramı” başlığı altında Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi İslam Tarihi ve Sanatları Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Halit Çil ile gerçekleşti. Çil, “Çok yönü olan kavramlar bunlar, branşım gereği tarihi altyapısına odaklanacağım daha çok. Kelam, akaid, fıkıh alanlarında bu iki kavram ayrıntıları ile tartılmış ve hatta kimi mezhepler bu tartışmalardan ortaya çıkmıştır” diyerek başladığı sohbetini şu açıklamalarla sürdürdü:
HİDAYET YOLA GİRMEK, DALÂLET YOLDAN ÇIKMAK
“Hidayet ve bunun zıddı olarak dalâlet kavramları. Fatiha suresinde bu iki kavram net olarak ortaya konuyor ve Fatiha’da bu iki kavramı devamlı zikrediyoruz. ‘İhdinâ’ derken hidayeti, ‘dâllîn’ derken de dalaletten uzak durmayı dua olarak okuyoruz. Hidayet, Hüda, ihtida h-d-y kökünden geliyor ve kök olarak doğru yola girmek, doğru yolu göstermek, işaret etmek, kılavuzluk anlamları var. Hatta Cahiliye Arapları, çöl şartlarında yolu bulduran kişi anlamında kullanıyorlar, Türkçeye rehber olarak aktarmak daha mümkün. Hidayetin zıddı diyebileceğimiz kavram ise dalâlet. Bir tanesi yola girmek, bir tanesi yoldan çıkmak. Hidayet dediğimizde yola girip kurallara uyuyoruz; ne zaman ki kuralları uymayı bırakıyoruz, küçük kural ihlalleri ile başlayan, daha sonra büyük ihlallerle gerçekleşen dalâlet zuhur ediyor. Bu ikisi böylesine iki zıt kavram. Kur’an’da, hidayetin kökünden gelen çok kelime geçiyor. Hâdi, hüda, mühtedi gibi… Ama bizzat hidayet kelimesi masdar olarak Kur’an’da geçmiyor. Birçok ayette aynı kökten türemiş kelimeler karşımıza çıkıyor. Üç yüze yakın yerde hidayetle ilgili kelimeleri bulabiliyoruz.
HİDAYET, ALLAH’IN LÜTFU; DALÂLET, ALLAH’IN ADALETİ
Girmeyeceğim dediğim bir kısım var, oraya çok kısa değinmek istiyorum. Liselere vb. yerler gittiğimiz zaman gençlerden çoğunlukla gelen bir soru var. Hidayet ve dalâlet zorunlu mudur? Allah mı bizi buna sevk ediyor. ‘Allah istemezse siz hidayete eremezsiniz’ anlamında birçok ayet var. Veya dalâlet ile ilgili benzer şeyler var. Buradan düz mantıkla şu çıkarılıyor: Benim hidayet ve dalâletimi Allah yaratıyorsa benim ne suçum var? Sanki burada bir zorunluluk var ve irade elden alınmış gibi bakılıyor bu ayetlere. Bir de usûl bilmeden, ayet ve hadisleri alıp kelami bir okuma yapmaya çalışıyoruz çoğu zaman, buna dikkat etmemiz lazım. İmam Mâturîdî, bu soruya çok kısa ve veciz bir cevap veriyor. Hikmet bazlı bir okuma yaparak, insanın sorumluluğunu ön plana çıkarıyor ve buna göre bir okuma yapıyor. Buna göre, ‘hidayet ve dalâlet Allah’ın yaratması ile ve kulun irade etmesi sonucu gerçekleşir.’ Tevhid inancı açısından doğru, her şeyi Allah yaratır, burayı teslim ettik; fakat kulun iradesini devre dışarı bırakırsan, insanın özgürlüğü ve sorumluluğunu bypass edersin. Maturidi, burada kulun irade etmesine vurgu yapıyor. Hidayet, Allah’ın lütfu; dalâlet Allah’ın adaleti. Kul meylinden, arzu ve isteğinden sorumludur. Allah niye bunu yarattı diye hesap soramaz. Mutlak irade, mutlak ezeli ilim, mutlak yaratıcılık Allah’a ait, bir de kulun cüz’i iradesi var. Bunların yerini değiştirdiğiniz zaman denklem bozuluyor. İrademizi ne mutlaklaştırabiliriz, ne de sıfırlayabiliriz. Bu insan iradesini nereye koyacağız tartışmalarından bâtıl mezhepler ortaya çıkmış. İnsan iradesini devre dışarı bırakırsak Allah’ın dünyaya koyduğu imtihan sistemini çökertmiş oluruz.”
Moderatör Mehmet Kaplan, bu bağlamda Bediüzzaman’dan bir nakil yaptı: “Onların cüz-i ihtiyarlarıyla hâsıl-ı bilmasdar olan hidayete yorumları üzerine, Cenâb-ı Hak, o sıfat-ı sâbite olan hidayeti halk ve ihsan etmiştir. Demek ihtida, yani hidayete doğru yürümek, onların kesb ve ihtiyarları dahilindedir; fakat sıfat-ı sâbite olan hidayet, Allah'tandır.” Metin Karabaşoğlu da şöyle bir katkıda bulundu: “Kul ihtida eder, hidayet için çaba gösterir, Allah hidayet verir. Hidayet Allah’tandır, ama Allah ihtida edene hidayet eder. Aynısı dalâlet için de geçerli. Kul iradesi ile hidayeti istemiyor, bilakis iradesi ile dalâlet yoluna gidiyor, Allah da ona müsaade ediyor. Neticeyi yaratan Allah, fakat yolu seçen insan olduğu için insan dalâletinden dolayı sorumlu. Bir cebir yok, Allah yine adaleti ve hidayet söz konusu olduğunda rahmeti ile muamele ediyor.”
HİDAYET ALLAH’IN ELİNDE, BİZİM KAPIYA GELMEMİZ GEREKİYOR
Halit Çil, sözlerini şöyle sürdürdü: “Râgıb el-İsfehânî, hidayet grubu ayetlerden hareketle dörtlü bir tasnif yapmış. ‘Birinci: Her mükellefe lutfettiği akıl ve idrak yetenekleriyle hayatını sürdürmeyi sağlayan zaruri bilgiler. İkinci: Vahiy ve Peygamberler yolu ile yapmış olduğu davet ve tebliğ. Üçüncü: Hidayeti benimseyenlere lutfettiği inayet. Dördüncü: Hak kazananları ahiretle mükafatlandırır, bu da hidayetin en büyüğüdür.’ Bu tasnife baktığımızda ahirette mükafatlandırma harici, diğer üçünde kulun iradesi vardır. Birinci tasnifi Ebu Hanife’nin fıkıh tanımı ile düşünürsek, ‘kişinin lehinde ve aleyhinde olanı bilmesidir,’ yani hayatı idame için bir insanın bilmesi gereken zaruri bilgiler de hidayettir ve bu insanın iradesi ile yaptığı işlerdir.
Ebu Talib, Cahiliye döneminden itibaren Peygamber Efendimizin (asm) hâmisidir. Amcası için çok üzülüyor Resûlullah, ‘Şehadet getir ahirette sana şefaatçi olayım’ diyor. Şeytan etkisi veya Mekke’nin önde gelen müşrikleri geliyor, sen dinini mi terk edeceksin diyorlar buna karşılık. Bunun üzerine Ebu Talib şehadet ikrarını kabul etmiyor, ‘Abdulmuttalib’in dinini, atalarımın dinini terk edemem’ diyor. Efendimiz (asm) çok üzülüyor. Bu olaydan sonra Efendimiz (asm) iki ayetle uyarılıyor. Tevbe sûresi 113. ayeti olan ‘Cehennemlik oldukları anlaşıldıktan sonra, akraba bile olsalar müşrikler için bağışlanma dilemek Peygambere ve iman edenlere yaraşmaz’ ayetinin bunun üzerine indiğini söyleyenler var. Diğer ayet Kasas sûresi 56. Ayet: ‘(Resulüm!) Sen sevdiğini hidayete eriştiremezsin; bilakis, Allah dilediğine hidayet verir ve hidayete girecek olanları en iyi O bilir.’ Hidayetin Allah’ın elinde olduğunu da burada açıkça görüyoruz. Bizim önce kapıya gelmemiz lazım.
Roger Garaudy, ‘Geleceğimizde İslam Var’ diye Türkçeye çevrilen kitabı Müslüman olmadan önce yazdı. Önceki kitaplarını, Müslüman olduktan sonra bir tane harfini değiştirmeden basıyor. Bir gayrimüslim böyle bir kitabı nasıl yazıyor diye şaşırıyoruz, değil mi? Ama adam anılarında bunu söylüyor, ben zaten hakikati arıyordum diyor. O zaten hidayeti aramış ve en son İslam kapısını buluyor. Anahtar Allah’ın elinde; ama kişinin iradesi ile o kapıya gelmesi gerekiyor.”
Bu noktada Metin Karabaşoğlu, yine Kasas sûresi 56. ayete atıf yaparak şöyle bir açılım yaptı: “Efendimiz (asm)’ın amcası hidayete ermemiş, ama Kur’an ‘Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin’ dedi, ‘Sevmeyi bırak’ demedi. Efendimiz (asm)’ın kalbindeki sevgiye dair bir şey söylemiyor. Hidayetin Allah’ın elinde olduğu ve Allah ile kul arasında bir ilişki olduğu vurgulanıyor. Buradan bir ders olarak, dindarlarımızın çıkaracağı dersler var. Şöyle yapsak, böyle yapsak insanları hidayete götüreceğiz gibi, ‘hidayet gayretkeşliği’ diye isimlendirdiğim, fazla iddialı veya zorlayıcı tutumlar görüyoruz; bu anlamda bu ayet bize bir uyarı taşıyor diye düşünüyorum. Kalpler Allah’ın elinde, bizim elimizde değil.”
HİDAYET VE İLİM TOPRAĞA DÜŞEN YAĞMURA BENZER
Çil, sözü buradan alıp şöyle devam etti: “Ayetten anladığımız üzere, o anahtar peygamberde bile yok, bizde nasıl olsun? Orada saf tevhid var işte. Allah sistemi kurup insanlara bırakmadı. Bu anlamda deistliğe bir cevap var. Kur’an’ın Allah kelamı olduğuna da işaret var, haşa Resûlullah Kur’an’ı kendi yazsaydı kendini uyarır mıydı?”
Hz. Peygamber (asm)’ın hidayet ve ilim ile ilgili çok güzel bir benzetmesi var. Hidayet ve ilim neye benzer diye. Ebû Musa el-Eş’arî tarafından nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (asm) şöyle buyurmuştur: ‘Allah’ın benimle gönderdiği hidayet ve ilim, (farklı yapılardaki) topraklara düşen bol yağmura benzer. Bunlardan bazıları temizdir, suyu alır, bol bitki ve ot yetiştirir. Bazıları kuraktır, suyu (yüzeyinde) tutar. Bu sudan insanlar yararlanır; hem kendileri içerler, hem de (hayvanlarını) sularlar ve ziraat yaparlar. Diğer bir toprak çeşidi de vardır ki dümdüzdür. (Ona da yağmur düşer ama) o ne su tutar, ne de bitki yetiştirir. Allah’ın dinini inceden inceye kavrayan, Allah’ın beni kendisiyle gönderdiğinden (hidayet ve ilimden) faydalanan, öğrenen ve öğreten kimse ile (bunları duyduğu vakit kibrinden) başını bile kaldırmayan ve kendisiyle gönderildiğim Allah’ın hidayetini kabul etmeyen kimsenin misali işte böyledir’ (Buhârî, İlim 20). Bu benzetmelere bakınca anlıyoruz ki hidayet al bunu kullan diyebileceğimiz bir paket değil. Benzetme üzerinden, kendimizi toprak olarak kabul ediyoruz, hidayet bizim toprak kalitemize göre şekilleniyor. Bir de hidayet bir sonuç değil, ben hidayete erdim bitti değil, bilakis devam eden bir süreç. O sürece odaklanıp canlı tutmazsak, hidayet garanti değil. Hatta belki zamanla toprağımız değişecek, bereketli bir toprakken belki zamanla çoraklaşacak, belki kaypak bir araziye dönecek, yediğimiz-içtiğimiz, takıldığımız mekanlarla... Bu sabit bir toprak değil. Herkes farklıdır, ideal seviyeye ulaşmamız lazım ki hidayet o toprağa yağdığı zaman oradan hayat fışkırsın.
DALÂLETE SÜRÜKLEYEN SEBEPLER
Çok kısa olarak, başlıklar suretinde insanları dalâlete sürükleyen sebeplerden de bahsetmek istiyorum;
- Bilgi eksikliği. Ciddi manada bilgi eksikliği yaşıyoruz, okumuyoruz. Okuma problemi her kesimde yaşanıyor.
- Yanlış temsil. Müslümanların dini ne yazık ki temsil edememeleri, davranışları ile ifa edip gösterememeleri veya yanlış göstermeleri.
- Kültürel farklılıklar.
- Önyargılar. Ne yazık ki ötekileştirme çok yapılıyor.
- Zorlayıcı yöntemler. Hakikaten bazen çocuk eğitiminde hazzetmediğimiz şeylere şahit oluyoruz. Zorla hafızlığa gönderilen bir öğrenci tanımıştım, hakikaten çocuğun psikolojisi mahvolup gitmişti.
- Bilim-din çatışması. Din bilimsel değil diye öne çıkarılır hep, bunların hepsi hikâye ve hurafe, İslam’ın bilimle alıp veremediği hiçbir şey yok.
- Aile ve çevre etkisi. Aile çocuğu eğitemeyince başka yerler devreye giriyor.
- Sekülerleşme. Bunu bugün çok canlı yaşıyoruz. Din ayrı dünya ayrı zihniyeti bütün davranışlarımızı etkiler hale geldi.
- Hevâ ve hevese uyma.
- Aklı tanrılaştırma. Akıl-kalb dengesini kuramama durumu.
Bunları çoğaltmak mümkün, on tanesini saymış oldum dalâlete sürükleyen şeyler diye. Bu maddeleri tersinden okuduğumuzda ne olur, hidayete götüren şeyleri de görmüş oluruz.”
HİDAYET TEVHİDİN DELİLİDİR
Metin Karabaşoğlu ise şu notları paylaştı: “Hz. İbrahim(as)’ın hem babasını hem kavmini tevhide davetine baktığımızda orada üç şey dikkat çekiyor. Allah’ın varlığı ve birliğinin delili olarak söylediği üç şeyden birisi hidayet. Hatta en başta onu zikrediyor Şuarâ sûresi 78-80. ayetlerde: ‘O beni yaratan ve beni hidayete erdirendir. Beni yediren, beni içirendir. Hastalandığım zaman bana şifa verendir.’ Rızık-iaşe ve şifa ile birlikte hidayet Allah’ın varlık ve birliğine delil olarak zikrediliyor bu davette. Bediüzzaman da İkinci Şua’da Hz. İbrahim’in bu davetinden hareketle rızık hakikati, şifa hakikati ve hidayet hakikatini tevhidin delilleri olarak tafsilatlı biçimde anlatır.
Yine Kur’an’da farklı sûrelerde şöyle ayetlerle karşılaşırız: ‘Allah zalimler topluluğunu hidayete erdiremez. ‘Allah kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez. ‘Allah fâsıklar topluluğunu hidayete erdirmez.’ Buna karşılık, kişi olarak baktığımızda öncesinde kâfir, fâsık olarak yaşamışken hidayetle buluşmuş insanlarla karşılaşıyoruz, dalâlet üzerine kalmıyorlar. Ki dikkat edersek, ayet burada kişiyi demedi, topluluğunu dedi. Oradan şöyle bir ders çıkarabiliriz: Dalalete götüren şeylerden birisi, kolektif olarak birbirini destekleme, teşvik ile oluşan topluluk psikolojisi. Kişi kolektif, organize kötülükten kendini sıyırabilirse hidayete açık ve müsait hale geliyor dersini alıyoruz buradan. Hz. Ömer, Halid b. Velid, Amr b. Âs bunun birer misali… Kendilerini müşrikler topluluğundan ayrıştırmalarıyla hidayet bulmuşlar. O halde buradan, bulunduğumuz ortamın neye hizmet ettiğine bakmamız ve kimlerle beraber olduğumuza dikkat etmemiz dersini çıkarmamız gerekiyor.
Kur’an’da hidayetin engeli olarak zikredilen bir husus, ‘atalarımızın dinini mi terkedeceğiz’ demeleri… Buradan anlıyoruz ki, taassup, taklit ve kör gelenekçilik de hidayetin önünde bir engel oluşturabiliyor. Keza, ülfet hidayetin önünde bir engel oluşturabiliyor. Hadid sûresinin 16. ayetinde buyurulduğu gibi: “İman edenlerin Allah'ı zikretmekten ve inen haktan dolayı kalplerinin saygı ile ürpermesinin zamanı gelmedi mi? Daha önce kendilerine kitap verilip de, üzerinden uzun zaman geçen, böylece kalpleri katılaşanlar gibi olmasınlar.” Demek ki, zaten biliyoruz psikolojisi kalpleri hakikatle taze ve sıcak bir temastan alıkoyup katılaştırarak hidayetin önünde engel olabiliyor. Kur’an’da dalâletle ilgili ayetlere baktığımızda kalplerde hakikatten uzaklaşma, paslanma, hastalanma, katılaşma, körleşme ve mühürlenme gibi haller de kalbin dalâlete düşmesine sebep olabiliyor.”
Sohbet, Moderatör Mehmet Kaplan’ın, Bediüzzaman’dan aktardığı şu alıntı ile son buldu: “Hidayette saadet-i dâreyn vardır. Hidayetin neticesi, nefs-i hidayettir. Hidayetin semeresi, ayn-ı hidayettir. Zira, hidayet haddizatında büyük bir nimettir ve vicdanî bir lezzettir ve ruhun cennetidir.”
“Bir Bayramdır Ramazan” programını, Ramazan ayı boyunca her gün saat 18.00’de Şekercihan YouTube kanalından takip edebilirsiniz.
www.muhabbetmedya.com
İLGİLİ İÇERİKLER
Kur’an’da münafıkların özellikleri; münafıkların zihniyetinde, düşünüş ve fiillerinin merkezi
Kalbe Yerleşmeyen İslam Olur mu? İslamiyetin istediği Allah’a teslimiyet nasıl olmalı?
Kur’an-ı Kerim’deki Hilm kavramı, İslam dininin zirve ahlakından bir kavram
Kur’an’da çokça üzerinde durulan isar ve infak kavramları nedir? İnfak ve iman ilişkisi
Zikir çekmek Kur’an'da var mı? Kur’an’da geçen zikir nedir?
Kur'an’ın Rehberliği’nde Dünya Hayatı ve Ahiret dengesi
İnsanı insan yapan Kur’an-ı Kerim’in inşa etmek istediği insan modeli
Kur’an’ın derinliğinde keşfetmemiz gereken gizli kavram hazinesi