Raşit Duran
Şerefli Bir Mekân: Beşinci Koğuş
Peyami Safa'nın Dokuzuncu Hariciye Koğuşu isimli bir romanı vardır. Romanda, 15 yaşındaki bir gencin verem hastalığı sebebiyle yaşadığı tedavi ile açık havada iyi bir istirahat tavsiyesiyle yaz tatilini uzak akrabası olan bir Paşa’nın Erenköy'deki köşkünde geçirdiği süreç anlatılır. Neticede hasta genç, yattığı Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nda gördüğü tedavi sonucu bacağı kesilmekten kurtulmuş ve sağlığına kavuşmuştur. Bir de Rus yazar Anton Çehov’un Altıncı Koğuş diye bir kitabı vardır. Bu kitapta da Çehov, Altıncı Koğuşta kalan, akıl sağlığını kaybetmiş insanların hallerini; Rusya’da memleket meseleleriyle ilgilenmek yerine, ülkenin dertleriyle dertlenen insanların çabalarını görmezden gelmeyi tercih eden, duyarlı ve duyarsız Rus aydınları arasındaki fikir çatışmasını anlatır.
Maksadımız bu iki kitabın tanıtımı değildir. Eskiden hastane ve hapishane yatakhanelerine “koğuş” derlermiş. Şimdi “koğuş” kelimesi tedavülden kalkmış olmakla artık neredeyse kullanılmıyor. Hastane koğuşu ile hapishane koğuşu farklı işlevlere ev sahipliği yapan farklı iki mekândır. Birincisi insanı sağlığına kavuşturma mekânı, ikincisi hüküm giymiş suçluları tecziye / cezalandırma ve ıslah veya hiçbir yasal suçu olmadığı halde, suç ihdas ederek, otoriter gücün zehirlediği fikri intikamla hareket eden firavun meşrep zalimlerin zulümlerini icra ettikleri yerlerdir.
Tek suçları (!?) ve dertleri, vatan ve “milletin imanını selamette” görme davası olan Bediüzzaman Hazretleri ve talebeleri, zalimlerin zulümlerinin icra mekânı; Eskişehir (1935), Denizli (1944) ve Afyon (1948) gibi hapishane koğuşlarını âdeta birer manevi rehabilitasyon merkezi haline getirmiş; manevi bünyeleri akıl, kalp, ruh ve “şuurlu bir fıtrat olan vicdanı” ve sair kalbe bağlı ince ve hassas duyguları, yani letâifi hasar görmüş, manevi hastalıklara müptela olmuş insanları, imanî ve Kur’anî reçetelerle rehabilite etmiş / iyileştirmiş, manevi bünyelerini sağlığına kavuşturmuştur. Buna dair hatıralarda yüzlerce gerçek olay anlatılır. Mesela, Denizli hapishanesinde, “iki-üç adamı öldürenler, onun (Meyve Risalesinin) dersiyle daha tahta bitini de öldürmekten çekinmeleri.” (Emirdağ L.) gibi…
Tarihin her döneminde meşhur zindanlar ve zindancılar olmuştur. Hapistekilerin Pîri Hz. Yusuf ‘tur (as) ve oralara Bediüzzaman Hazretleri, Medrese-i Yusufiye adını vermiştir.
Mesela, eski zamanlarda, başlangıçta zindan amacıyla değil, Roma'dan misafir gelen kralları ve saray mensuplarını ihtişamlı bir şekilde karşılamak için, Fatih ilçesinin Yedikule mahallesinde yapılan Yedi Kule Zindanları; yakın tarihte cumhuriyet döneminin zindanı olup, şimdi müze olarak ziyaretçilere açılan Ulucanlar (ki ziyaret imkânım oldu) ve İslâm Kahramanı merhum Adnan Menderes ve arkadaşlarıyla Han Duvarları şairi Faruk Nafiz Çamlıbel’in de tutuklu kaldığı meşhur Yassıada zindanı gibi. Faruk Nafiz, Zindan Duvarları dediği şiirinde bu zulüm mekânını şöyle anlatır:
“Bilmiyor gülmeyi sakinlerinin binde biri,
Bir vatan derdi birikmiş bir avuçluk karada,
Kuşu hicran getirir, dalgası hüsran götürür,
Mavi bir gözde elem katresidir Yassıada.”
Zindanlar; tıpkı “karanlık ve soğuk” tipli zindancı zalimler gibi karanlık ve soğuk mekânlardır. Bir de bu zindanı ve bu koğuşu, kışı oldukça sert geçen Afyon gibi bir şehrin hapishanesinde tahayyül ve tasavvur ediniz.
Bir kelamı kibar vardır: “Şerefü’l-mekân bi’l-mekîn” yani mekânın şerefi, üzerinde ikamet eden / oturan ile ya da “Şerefü'l mekîn bi'l mekân”, ikamet eden kişinin şerefi, bulunduğu mekân iledir. Hele bu zat, asrın ve ahir zamanın müceddidi Bediüzzaman Hazretleri gibi biri ise. İşte böyle bir mekân: Cebren nakledilen Afyon hapishanesinin Beşinci Koğuşu. Bir tecrithane / hücre ve tecrid-i mutlak / tam bir yalnızlık… Ve meyvesi, “On Beşinci Şuâ” yani “El-Hüccetü'z-Zehra” isimli risale. Tıpkı Denizli hapishanesinin Meyve Risalesi gibi…
Beşinci Koğuş ve telif edilen El-Hüccetü'z-Zehra isimli eser bize, kendi lisanı ile bir başka cihetten hakikat dersi veriyor. O ders de şudur: “Kâinatı ihata eden ve İlahi kaynaktan gelen hak ve hakikatler, zalimlerin zindan ve hücrelerine sığmaz. Ne zindanlar ne zindancılar, hak ve hakikate perde ve engel olamazlar!” Olamamışlar da. Hak ve hakikat düşmanları Nemrudane hareketle, zannediyorlar ki, hak ve hakikat eri kahramanları zindana atmakla hak ve hakikat yok olup sönecek. Oysa güneş üflemekle sönmez. Bu mesele, mekâna ve olaylara nereden ve hangi pencereden baktığınıza, nasıl bir anlam yüklediğinize bağlıdır. Mesela, Bediüzzaman Hazretleri hapishaneler için “Medrese-i Yusufiye” tabirini kullanıyor; bu tabir bile tek başına, hasbelkader oraya düşmüş insanların zihinlerinde müspet / olumlu çağrışıma sebep olmakla, kuvve-i maneviyeyi takviye edici hasiyete /özelliğe sahiptir. İsim-müsemma ilişkisinde isim, zihinlerde yapacağı tedai / çağrışım ve isim sahibine etkisi açısından fevkalade önemlidir. Bu manada çocuklarımıza vereceğimiz güzel isimler de bir başka önem arz eden mühim konulardan birisidir.
Bu yazımızla hapishane, zindan, hücre ve benzeri zulüm mekânlarına güzelleme yaptığımız zannedilmemeli. Allah (cc) hiç kimseyi oralara düşürmesin. Zira zulüm mekânı zindanlar, mazlumlara değil; en çok zalimlere yakışan ve yaraşan yerlerdir.
Son söz; kader açısından bakılınca, mana sultanlığına giden yolun bir hikmete binaen hapishane, zindan ve hücrelerden geçtiğini görmekteyiz. Tıpkı Hz. Yusuf’ta (as) olduğu gibi…
**
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve TAMAMI BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.