Misafir Kalem
İnsan Hayatı, Ölüm ve Hayat İmtihanının Sırrı
| Dr. Mansoor Malik’in yazısı - Londra |
Cenâb-ı Hakk, nihayetsiz azametiyle sayısız âlemler ve mahlûkat halketmiştir. Melekleri nurdan, cinleri dumansız ateşten var etmiş; denizleri, dağları, semavatı ve yeryüzündeki hadsiz nimetleri insanlığın istifadesine sunmuştur. Fakat bütün bu halkiyet içerisinde insanoğluna hususi bir şeref ve müstesna bir makam lütfetmiştir. Allah Teâlâ, Hazret-i Âdem’i (a.s.) “eşref-i mahlûkat” ve yaratılışın tacı olarak halk etmiş, ona Kendi ruhundan üfleyerek mükerrem kılmıştır. Ardından, ünsiyet bulması, huzuru ve neslinin devamı için zevcesi Hazret-i Havva’yı var etmiştir.
Hazret-i Âdem ile Havva’nın yeryüzüne teşrifleriyle insanlık tarihi başlamış; evlatları Habil ile Kabil, insan nefsinin önündeki iki zıt yolu temsil etmiştir. Hayır ve şer, tevazu ve kibir, muhabbet ve haset...
Kabil, nefs-i emmâresinin ve şehvetinin esiri olarak kardeşi Habil’i katletmiş; böylece insanlık tarihinde zulmün, hasedin ve kan dökmenin ilk kapısı açılmıştır.
Habil ile Kabil yalnızca tarihte kalmış iki şahsiyet değildir. Onların temsil ettiği hasletler, her insanın fıtratında yaşamaktadır. Her kalpte hem nurun hem de zulmetin tohumu mevcuttur. İnsanın mayasında merhamet de vardır, gadr de; sadakat de vardır, hile de... Dolayısıyla cihandaki en büyük cihad, dış dünyadan evvel insanın kendi nefis mertebelerinde cereyan etmektedir.
İnsan bu dâr-ı dünyaya üryan gelir, yine eli boş olarak ukbâya irtihal eder. Kimisi henüz anne rahminde, kimisi tıfıl iken, kimisi gençliğinde, kimisi de pir-i fânî olmuşken mülk âleminden melekût âlemine göçer. Lakin hiçbir beşerin bir nefes sonrasına senedi yoktur. Ölüm, ilk nefesten son nefese kadar daima hazır beklemektedir.
Buna rağmen insanoğlu, zevale mahkûm olan bu dünyaya şedit bir hırsla bağlanır. Servet, makam, şöhret ve saltanat uğruna koca bir ömrü heba eder. Kavimler savaşır, ocaklar söner; kibir ve hırs yüzünden nâhak yere kanlar dökülür. Bu rızık ve dünya telaşesi içinde çoğunluk, buradaki ikametinin muvakkat ve salt bir çetin imtihan olduğunu nisyan perdesi arkasına gizler.
O halde Mevlâ, insanı neden böyle muammalarla dolu, muvakkat bir hayatta halk eylemiştir?
Kelâmullah ve Peygamber-i Zîşân Efendimiz’in (s.a.v.) sünneti bu suale net cevabı verir:
Bu dünya dâr-ı ikame değildir; bir misafirhane, bir mekteb-i irfan ve ubudiyet imtihanıdır. İnsana akıl, irade, nefis ve cüz-i ihtiyarî verilmiştir ki, cevheri ile kömürü, sâlih olan ile fâsık olan tefrik edilebilsin.
Eğer insan lâyemût (ölümsüz) olacağını bilseydi, tamamen dünyaya bağlanırdı. Ecelin meçhul oluşu, insanı gaflet uykusundan uyandıran bir kamçıdır. Doğudan tulû eden her güneş ömrün eksildiğini ihtar eder; musallaya gelen her cenaze, dünya saltanatının zevalini lisan-ı hâl ile ilan eder. Hastalıklar, musibetler ve ihtiyarlık, insana acziyetini fısıldayan birer ikaz-ı ilâhîdir.
Zamanın kutbu, büyük mutasavvıf Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî şöyle buyurur:
"Sen okyanusta bir damla değilsin; bir damlanın içinde koca bir okyanussun."
Hazret-i Pîr, insana sadece ceset, şehvet ve dünyevî sıfatlardan ibaret olmadığını hatırlatır. İnsanın kalbinde kenz-i mahfî (gizli hazine) saklıdır. Ne feci bir tecellidir ki, ekseri insan hazineyi dışarıda arayıp kendi ruhunun esrarına yabancı ölür.
Yine Mevlânâ Hazretleri’nin dediği gibi :
“Yara, ışığın içeri girdiği yerdir.”
İnsan, hayatın getirdiği hüzün, dert, hastalık ve kırılmış bir kalp vesilesiyle uyanır. Zira musibetler kibir kalesini yıkar, kalbi zikrullaha ve hakikate açar. Zahiren kahr u bela gibi görünen hadiseler, hakikatte kulu Hakk’a sevk eden gizli birer lütuf ve rahmettir.
En büyük hüsran bedenin hake girmesi (fiziksel ölüm) değildir; asıl hüsran, ruhun cehalet ve gaflet uykusunda kalmasıdır. Nice insan vardır ki yer, içer, kazanır ve göçer; fakat niçin halkedildiğinin sırrına asla eremez.
Ehl-i hikmet bilir ki, bu dünya bir köprüdür, ikametgâh değil. Karun kadar servetin olsa burada kalır; cemal solar, güç zeval bulur, saraylar viraneye döner. Kabirden öteye gidecek olan yegâne şey, kalb-i selîm ve sâlih amellerdir.
Beşerin gayesi fânî başarılar değil, nefsini terbiye edip kalbini tasfiye etmektir. Hakiki felah, heybede ne biriktirdiğin değil, Rabbine hangi amellerle döndüğündür.
Ve nihayet, en büyük sır şudur:
Ölüm bir yok oluş değil; fânî gurbetten ebedî vuslata, mülk âleminden hakikat âlemine açılan nurlu bir kapıdır. Muhabbetullah ise mahlûkattan Hâlık’a ulaştıran en müstakim yoldur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve TAMAMI BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.