Dillerin Dili: Üslup

"Dil, bir et parçasıdır. Fakat öyle vazifeleri var ki, âlem-i İslâm'ı nurlandırır. Kâbe'de hatip olur."

Cenâb-ı Hak insan denen varlığı öyle bir hâsiyette yaratmış ki kıymeti hiçbir şeyle ölçülemez. Öyle cihazlarla donatmış ki misli yeryüzünde görülemez. Ve bu insan, çeşitli duygularla yoğrulmuş bir hamur gibidir. Duyguları yerine göre farklılıklar gösterebiliyor.

Duygularını ona verilmiş olan cihazlar vesilesiyle izhar ediyor. Belki de en çok dili vasıtasıyla kendini ifade ediyor. Ve bu konuşma organı olan dil, hem en tatlı hem de en sert olabilme potansiyeline sahip bir cihazdır.

Ama bu konuşma aracımızı birinci derecede etkileyen düşünme yetisidir. Çünkü düşüncesi neyse kişinin, diline de hâline de o yansır. Önemli olan bu noktada düşünme yetimizi teenni ile harekete geçirmektir.

Fizikî olarak baktığımızda dil bir et parçasından ileri gitmiyor ama mahiyetine ve vazifesine nazar edince kıymeti birden bine çıkıyor. Dolayısıyla kendisi küçük, vazifesi büyük bir ehemmiyet kesb ediyor.

"Evet biri kàl, diğeri hâl olmak üzere iki lisan vardır. Lisan-ı kàlin kelimâtı elfaz ise lisan-ı hâlin kelimâtı da ahvaldir."

(İşârâtü'l-İ'câz)

Evet, Üstad'ın da belirtmiş olduğu gibi biri konuşma dili, diğeri hâl dili olmak üzere iki dil vardır. Konuşma dili malumunuz söz ile yapılan, hâl dili ise adı üstünde hâlimizle, tavrımızla yaptığımız eylemlerdir. Hâl dili, kàl diline göre daha tesirlidir. Eskilerin de deyimiyle "Lisân-ı hâl, lisân-ı kàlden entaktır."

Çünkü insan kelimeleri libas gibi üzerine giymediği müddetçe başkalarına sözünü geçirmesi ya da sözüne itibar edilmesi beklenemez. Başka bir deyişle, kelimeler ve manaları üzerinde bariz görülmelidir. Yoksa konuşmakla olsa, sadece konuşmak kolay... Asıl iş uygulamakta...

Ve ne yazık ki öyle bir zamandayız ki eline mikrofonu alan kendini âlim zannediyor.

"İnsanlara iyiliği emredip de kendinizi unutuyor musunuz? Hiç akıl erdirmez misiniz?"

(Bakara, 44)

Ayetiyle de belirtildiği üzere kişi başkalarına iyiliği emredip kendisini ihmal ediyor. Cenneti garantiledik herhâlde... Yanlış anlaşılmasın, iyiliği emredip kötülükten sakındırma her mümin insanın aslî vazifesidir. Ama evvelâ kendi nefsimize nutuk çekeceğiz. Bunun en güzel göstergesi de yaşayış olarak kendini gösterir. Her hâlimiz sırat-ı müstakim üzere oldukça, söz ile tebliğ daha kolay ve daha tesirli olur biiznillah.

Şu zamanda "Söylüyorum söylüyorum dinlemiyor, anlamıyor, kendi bildiğini okuyor" deyip şekvâ kapısını çalacağımıza, benlik kapısını açıp özümüzü, yönümüzü, tavrımızı, sadrımızı bir gözden geçirmek daha doğru olacaktır.

Çünkü dilden çıkan kelimeler vücut elbisemizde noksan ise başka bir kalbe işlemesi pek de mümkün olmuyor. Evvelâ hâl dili...

Sözler çok değişken bir yapıya sahiptir. Konudan konuya, ağızdan ağza, tavırdan tarza, muhabbet edilenden adâvet edilene, akrabadan yabancıya, avamdan havassa göre türlü türlü tonlara girer çıkar. İçinde yapmacıklık, riyakârlık, yalan, gösteriş, kırma, incitme, hakaret, aşağılama, yüceltme, abartma, kin, gıybet, haset gibi birçok tavrı içine alır.

Bu tür gaflet tohumlarını dilimizden süpürmenin tek yolu hakikati bizzat yaşamak ile olur. Bu sayede hakikat olur konuşmamız ve kavl-i leyyin ile olur yaklaşımımız. Ne yazık ki bu âhir zamanda dilimiz çok ucuz kelimelerin esiri olmuş. Öyle ki yalansız dolansız konuşmak hâlini mumla arar olmuşuz. Hele hele insanları eğlendirme adına yapmadığımız şaklabanlık kalmıyor ki bunlar genelde hep gıybet ve alay etme oluyor.

Efendimiz (s.a.v.) "Ya hayır söyleyin ya da susun" buyurmuşlardır. Bunun hikmetini bir idrak edebilsek... O zaman dilimize belki hâkim olup yularını elimizde tutabiliriz. Bin düşünüp bir konuşabiliriz belki... Boşuna dememişler "Üslubun kişiliğindir" diye. Heybemizde ne kelimeler varsa biz onlardan ibaretiz.

İlim öğrenmek herkese farzdır. İlmiyle amel etmek hepimizin boynunun borcudur. Hakikatleri öğrendikçe ve yaşadıkça etrafa ışık saçabiliriz güneş misali. Yerimizde sayıp durdukça, oradan buradan kulaktan dolma bilgileri heybemize alırsak, ateş böceği gibi sadece etrafımıza cılız bir ışık saçarız; hatta öyle bir an gelir ki ışığımız söner ve karanlıkta kalırız. İşte böyle bir hâlete giriftar olmamak için en başta Allah'ı tanıma ve bulma arayışında olmamız elzemdir. Bunun yolu da Peygamber Efendimiz'in sünnetine yapışıp Kur'ân'ı hakkıyla okuyup anlamakla olur. Yoksa dünya denizinde savrulup giden dalgalar içinde gark oluruz.

Başta da dediğimiz gibi dilin vazifesi mühimdir. Hayra kullanıldığı gibi şerre de kullanılıp fitne ve zulme sebebiyet verir. Asıl gayesinden şaşmamak gerekir. Bize verilen her cihaz nasıl ki Allah yolunda kullanılmak için verilmiş, dil de o cihetle kullanılmalı. Allah'ı anmak ve Allah yolunda olduğunu göstermek. Hayırda kullanmak mütemadiyen. Bunu yaparken haddimizden tecavüz etmemek. Bilmediğimize "bilmiyorum" diyebilmek.

"İlim üç şeydir: Allah'ın kitabı, Resûlünün sünneti ve 'bilmiyorum' demek."

Böylece mâlâyâni konuşmaktan da geri durmuş oluruz. Çok konuşmak marifet değil.

"Çok konuşan çok yanılır; çok yanılanın hayası azalır... kalbi ölür."

Bundan dolayıdır ki Allah bir ağız, iki kulak nasip etmiştir. Hiç akletmez miyiz?

Hele bazı insan tiplemesi vardır. Konuşması karşı taraftakine sadece huzursuzluk ve üzüntü verir. Bunun adına da DOBRALIK derler. Bu BENCİLLİKten başka bir şey değildir. Üstad bu konuyla ilgili şöyle demiştir:

"Her dediğin doğru olmalı; fakat her doğruyu demek doğru değildir."

Rabbim dilimizi hayırda, hâlimizi hakikatte daim eylesin.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
BİLİYOR MUSUNUZ? Araştırmalar gösteriyor ki düzenli yorum alan bir yazar, kendisini bekleyen kitleyi daha iyi anlıyor ve kendisinden beklenen çalışmaları ortaya koymak için yazma disiplinine bağlı kalıyor. Unutmayın nezaketle yorum yapan her okuyucu yazarın editörüdür.

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve TAMAMI BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.