Abdulkadir Menek

Abdulkadir Menek

Şam, Emevi Camii, Mehmet Görmez ve Hutbe-i Şamiye

Diyanet İşleri önceki dönem Başkanlarından ve Türkiye Uluslararası İslam Bilim ve Teknoloji Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Görmez, geçen cuma günü Şam'da, Emevi Camii'nde davet üzerine bir hutbe irad eyledi. Bu hutbede İslam alemi ve özellikle Suriye ile ilgili çok önemli konulara temas edildi.

Üstad Bediüzzaman Hazretleri ve Hutbe-i Şamiyenin özellikle vurgulandığı bu hutbeyi, önemine binaen buraya almak istiyor ve bunu çok önemli bir başlangıç olarak gördüğümüzü ifade etmek istiyoruz.

***

Aziz kardeşlerim, sevgili dostlarım,

Esselâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtühû.

Sizler Şam diyarının evlatlarısınız. Burası, Allah’ın pek çok ümmete yurt kıldığı, birçok farklı halkı bağrına basan mübarek bir topraktır.

Şam, tarih boyunca medeniyetlerin buluşma noktası, âlimlerin yurdu ve müminlerin gönüllerinin yöneldiği bir belde olmuştur.

Allah sizi tarih boyunca büyük imtihanlardan geçirdi. Sıkıntılar ve zorluklar peş peşe geldi.

Fakat sizin azminiz kırılmadı, iradeniz zayıflamadı.

Son on beş yılda yaşadıklarınız, tarihin gördüğü en büyük imtihanlardan; insanlık hafızasının kaydettiği en ağır acı ve trajedilerden biri olmuştur.

Yaşadığınız sıkıntıları anlatmaya dil yetmez, kelimeler bunları ifade etmeye kâfi gelmez.

Fakat sizin sabrınız ve metanetiniz, milletlerin tarihinde tertemiz bir sayfa olarak kalacak ve sıkıntı ağırlaştığında imanın büyüklüğüne şahitlik edecektir.

Sizlerden, denizin dalgalarının taşıdığı Aylan bebeği gördük. O, bu toprakların yaşadığı acının ve zulmün bir şahidi olarak Akdeniz’in sularında can verdi.

Sizlerden, Sedyana Hapishanesi'nin karanlıklarında bir yudum su veya bir ışık parçası arayanları gördük.

Yurdunu, evini ve vatanını terk etmek zorunda kalan; nereye giderse gitsin kalbinde vatanını taşıyan insanları gördük.

Bütün bunlara rağmen sabrettiniz, zayıflamadınız, direnmeye devam ettiniz.

Allah sabredenlerle beraberdi ve size verdiği sözü gerçekleştirdi.

Zorluktan sonra kolaylık, sıkıntıdan sonra ferahlık verdi. Sizleri ülkelerinize dönmekle, ailelerinize kavuşmakla ve yurtlarınıza güven içinde dönmekle onurlandırdı.

Bunun için Allah’a, O’nun celaline ve büyük saltanatına yaraşır şekilde çokça, güzel ve bereketli hamd ederiz.

Ey Şam’ın evlatları!

Her nimetin bir şükrü, her zaferin bir emaneti ve her fethin bir sorumluluğu vardır.

Allah’ın size nasip ettiği bu zafer, hakkını yerine getirmenizi ve sorumluluğunu üstlenmenizi gerektiren büyük bir nimettir.

Ey kardeşlerim, bu emanetin korunması gerekir.

Bu görevlerin ilki, kalplerinizi birleştirmenizdir.

Kalpleri kaynaştırmak ve onları birlik içinde tutmak…

Aranızdaki farklılıkları ve çeşitliliği çatışmanın sebebi değil, birbirinizi tamamlamanın vesilesi hâline getirin.

Onu düşmanlığa değil, rahmete vesile yapın.

Evet, farklılık olabilir. Farklılık hayatın sünnetlerinden biridir. Fakat bu farklılığın bölünmeye dönüşmesine izin verilmemelidir.

Görüşler ve anlayışlar farklı olabilir. Fakat bunlar düşmanlığa ve kin duygusuna dönüşmemelidir.

Ey kardeşlerim, daima hatırlayın:

Bu zaferin hakkını tam olarak yerine getiremezseniz, bu nimetin şükrünü tamamlayamazsınız. Ancak farklılığınızı rahmete, çeşitliliğinizi güce ve birliğinizi inşa ve çalışmaya vesile kıldığınız zaman bunu gerçekleştirebilirsiniz.

İkinci görev ise bu mübarek toprağı yeniden ayağa kaldırmaktır.

Bu, imar görevidir. Yeryüzünün imarı ve insanın imarı…

Bu topraklar Farabi’yi, “İkinci Öğretmen”i; tabip İbnü’n-Nefis’i yetiştirmiştir.

Kudüs’ü özgürleştiren Selahaddin Eyyubi ve İslam’ın büyük âlimleri bu topraklardan çıkmıştır.

Bugün bu toprakların evlatlarının enkaza ve yıkıma teslim olması yakışmaz.

İmar yalnızca mühendislik işi değildir. Aynı zamanda Şam’ın İslam’ın ilk dönemlerinden beri taşıdığı bir medeniyet mesajıdır.

Aziz kardeşlerim, ey bu mübarek toprağın evlatları…

Her zaman söylediğim gibi:

Şam-ı Şerif yalnızca sizin Şam’ınız değildir; hepimizin Şam’ıdır.

Nitekim Peygamber Efendimiz de Şam’ı bereketlendirmiştir.

Şam-ı Şerif hiçbir zaman sıradan bir şehir, sıradan bir ülke olmamıştır.

Tarih boyunca farklı milletlerin ve medeniyetlerin buluştuğu eşsiz bir toprak olmuştur.

İslam ümmetinin farklı renkleri burada bir araya gelmiş, farklı düşünce ekolleri burada buluşmuş ve medeniyetin farklı damarları burada kaynaşmıştır.

Böylece Şam, çeşitliliği içerisinde İslam’ın birliğinin canlı bir görüntüsü hâline gelmiştir.

Kardeşlik ve uyum içerisinde çoğulculuğun güzel bir örneği olmuştur.

İslam’ın büyük şahsiyetlerinden hangisine bakarsanız bakın, Şam’ın onun hayatında mutlaka bir payı olduğunu görürsünüz.

Kimisi burada doğmuş, kimisi burada yaşamış, kimisi buradan geçmiş, kimisi de hayat yolculuğunun sonunu burada seçmiştir.

Burada Habeşli Bilal b. Rabah yatmaktadır.

Burada Abdullah b. Ümmü Mektum bulunmaktadır.

Burada Selahaddin Eyyubi yatmaktadır.

Nureddin Mahmud Zengî de burada yatmaktadır.

Bu topraklarda Muhyiddin İbnü’l-Arabî yaşamıştır.

Aynı şekilde, yöntemleri birbirinden farklı olsa da Takıyyüddin İbn Teymiyye de burada yaşamıştır.

Seyfeddin el-Âmidî burada yetişmiştir.

Diyarbakır’dan gelen bu büyük âlim Şam’da yaşamıştır.

Ve “Sultanü’l-Ulema” olarak bilinen İzzeddin b. Abdüsselam’ın naaşı da bu topraklarda bulunmaktadır.

Bu nedenle sizler yalnızca bir şehrin evlatları değilsiniz.

Sizler büyük bir tarihin ve uzun bir medeniyetin mirasçılarısınız.

Ey Şam halkı!

Sizler İslam medeniyetinin canlı hafızası ve onun mesajını gelecek nesillere taşıyan insanlarsınız.

Hatta sizler insanlığın da hafızasısınız.

Çünkü Şam yalnızca İslam ümmetinin çeşitliliğine ev sahipliği yapan bir yer değildir.

Aynı zamanda bütün insanlığın çeşitliliğine geniş bir vatan olmuştur.

Bu topraklarda Süryaniler, Dürziler, farklı mezheplere mensup Hristiyanlar ve daha birçok köklü tarihî topluluk yüzyıllar boyunca yaşamıştır.

Varlıklarını korumuş, kimliklerini ifade etmiş ve Müslüman toplum içerisinde kamu hayatına katkıda bulunmuşlardır.

Şam’ın büyüklüğü işte buradadır.

Ey kardeşlerim!

Şam’ın büyüklüğü taşlarında, eserlerinde veya coğrafi konumunda değildir.

Onun büyüklüğü, tarih boyunca farklılıkları birliğe dönüştürme kabiliyetinde yatmaktadır.

Farklılıklardan bir uyum, çeşitli renklerden ise bir mozaik meydana getirebilmiştir.

Ey kardeşlerim!

Zor zamanlarımızda Allah’ın bize gösterdiği şeylerden biri de şudur:

Bu anlamlar yalnızca tarih kitaplarında kalmış sayfalar veya medeniyetin geçmişteki hatıraları değildir.

Sıkıntı günlerinde bunları canlı bir gerçeklik olarak gördük.

Suriye ve Türkiye halkları arasındaki İslam kardeşliğinin en güzel örneklerinden birine şahit olduk.

Bu kardeşlik siyasi hesaplara dayanmadı.

Çıkar ve menfaatler tarafından oluşturulmadı.

Aksine, Allah’ın müminleri kardeş kılan iman duygusuna ve rahmetine bir cevap olarak ortaya çıktı.

Sıkıntıların arttığı ve yardım edecek kimsenin azaldığı dönemde Allah bu kardeşlik duygusunu insanların kalplerine yerleştirdi.

Bu imtihan, dayanışmanın ve yardımlaşmanın anlamlarının ortaya çıktığı bir meydan oldu.

İki halk birbirinin yanında durdu.

Acıları ve dönemin zorluklarını birlikte taşıdılar.

Evet, biz de eksik kaldık. Bunu sizin önünüzde açıkça söylüyorum.

Fakat bu kardeşlik öyle bir insanî ve imanî tecrübe hâline geldi ki yalnızca siyaset diliyle açıklanamaz.

Bunu dinin anlamları, ümmetin birliği ve Müslümanları birbirine bağlayan inanç ve kader bağları açıklayabilir.

Bugün artık savaş döneminden inşa dönemine geçtik.

Ben Sayın Bakan’a da şunu söyledim:

“Biz sıkıntı döneminde beraber olduk. Şimdi size, kalbimden gelerek söylüyorum: İnşa döneminde de sizinleyiz.”

Bu kardeşlik, onu ortaya çıkaran görünen sebepler ortadan kalkınca zayıflamamalıdır.

Aksine daha da kökleşmeli ve güçlenmelidir.

Eğer acıyı ortadan kaldırmak için bir araya geldiysek, bugün umudu inşa etmek için de bir araya gelmeliyiz.

Sıkıntı döneminde tek el olduysak, inşa döneminde de tek el olmalıyız.

Çünkü Suriye ile Türkiye arasındaki bağlar coğrafi sınırların çok ötesindedir.

Siyasi değişimlerden çok daha derindir.

İki ülkeyi aynı din, aynı kitap, aynı peygamber, uzun bir birlikte yaşama ve dayanışma tarihi, iç içe geçmiş ortak menfaatler ve birlikte tamamlanabilecek bir gelecek birleştirmektedir.

Ey aziz Şam halkı!

Yaklaşık 115 yıl önce, İslam ümmetinin tarihindeki en ağır imtihanlardan birinden geçtiği büyük bir dönemde, bu şehir ve bu Emevî Camii, büyük bir meclise şahitlik etti.

Bu camide, İslam dünyasının farklı bölgelerinden gelen çok sayıda büyük âlim bir araya geldi.

Onları bir araya getiren şey ümmetin derdi ve onun geleceğine duydukları endişeydi.

O mecliste Türkiye’den, benim bugün geldiğim Anadolu topraklarından genç bir âlim de vardı.

Onun adı Said idi.

Bu genç adam daha sonra Müslümanlar tarafından Bediüzzaman Said Nursî adıyla tanınacaktı.

Bediüzzaman Said Nursî, bu mübarek camide, bu mübarek mabedin minberinde, büyük âlimlerden oluşan bir topluluğun ve binlerce Müslümanın huzurunda durdu.

Ve daha sonra Hutbe-i Şamiye adıyla meşhur olacak tarihî hutbesini okudu.

Konuşmasına kendisini insanlardan üstün gören bir öğretmen edasıyla başlamadı.

Aksine âlimlerin tevazusuyla ve talebenin edebiyle başladı.

Ne dedi?

Şöyle dedi:

“Ben bu minbere sizi büyütmek veya size yol göstermek için çıkmadım. Bu benim işim değildir ve kendim için böyle bir iddiada bulunmuyorum.”

Ardından kendisini bir çocuğa benzetti:

“Benim durumum, günün sonunda okulundan dönen ve öğretmeninden öğrendiklerini babasına anlatan bir çocuğun durumu gibidir.”

Çocuk, öğrendiklerini babasına anlatır ki babası onun anlayıp anlamadığını görsün.

Sonra da babasından düzeltme ve yönlendirme bekler.

Bediüzzaman şöyle devam eder:

“Ben bugün sizin karşınızda aynı talebe olarak duruyorum. Sizden öğrendiklerimi size arz ediyorum.”

“Eğer doğru söylediysem, bu Allah’ın tevfiki ve sizin tasdikiniz sayesindedir.”

“Eğer hata ettiysem sizden düzeltmenizi ve beni doğrultmanızı rica ediyorum.”

Çünkü hutbesinde şöyle demişti:

“Siz yüzyıllardır bu ümmetin öğretmenlerisiniz; biz ise hâlâ sizin talebeleriniziz.”

Ben de bugün, bir asırdan fazla zaman önce Said Nursî’nin söylediği bu sözleri aynı duygularla sizin huzurunuzda tekrar ediyorum.

Aziz kardeşlerim!

Ben bugün size bilmediğiniz bir şeyi öğretmek için gelmedim.

Daha önce bilmediğiniz şeylerden bahsetmek için de gelmedim.

Aksine, sizden öğrendiklerimizi birlikte yeniden hatırlamak için geldim.

Bu mübarek toprağın bize miras bıraktığı ilim, hikmet, değerler ve ilkeleri birlikte yeniden hatırlamak için buradayım.

Sizin karşınızda Şam halkına vaaz veren biri olarak durmuyorum. Allah beni bağışlasın, bilakis Şam’ın öğrencilerinden biri olarak, yüzyıllar boyunca âlimler yetiştiren, zihinleri şekillendiren ve insan yetiştiren bu köklü medeniyet okulunun bir talebesi olarak duruyorum.

Cesaretimi bağışlayın ve hocalarının huzurundaki bir talebenin sözlerini kabul edin.

Ey kardeşlerim!

Bediüzzaman Said Nursî, Hutbe-i Şamiye’de ümmete, bugün dahi canlılığını koruyan büyük gerçeklerden söz etmiştir.

Bunların ilki, ümitsizliği öldürmek ve umudu diriltmektir.

Çünkü ümitsizlik müminlerin ahlakından değildir.

Allah’ın rahmetinden ümit kesmek de iman ehlinin özelliklerinden değildir.

Mümin Rabbine karşı hüsnüzan besler.

Zorlukla beraber kolaylığın olduğuna inanır.

Sıkıntının ardından ferahlığın geleceğine inanır.

Ve Allah’ın vaadinin hak olduğuna iman eder.

Ey kardeşlerim!

Bütün dünyanın akıllıları bir araya gelse, bu zaferi yalnızca akıl yoluyla açıklayabilirler mi?

On yıllarca süren zulüm ve imha döneminin sona ermesini, bu sürecin çok kısa bir zaman içerisinde bitmesini sadece akılla açıklamak mümkün müdür?

Hayır.Bu, yalnızca Allah’ın lütfudur.

Bediüzzaman’ın ilk çağrılarından biri ümitsizliği öldürmekti.

Bugün de ne kadar ihtiyacımız var buna!

Gönüllerde yeniden umut oluşturmalıyız.

Geleceğe olan güvenimizi yeniden kazanmalıyız.

Yarına ümitsizliğin gözüyle değil, ümit ve beklentiyle bakmalıyız.

Sonra aynı hutbede şöyle dedi:

“Bizim üç büyük düşmanımız vardır:

Cehalet, fakirlik ve ayrılık.”

Ve bu düşmanlarla mücadeledeki üç silahımızın da:

İlim, çalışma ve birlik olduğunu söyledi.

Bugünkü durumumuz, Bediüzzaman’ın bu sözleri söylediği dönemin şartlarına ne kadar da benziyor!

Bu hastalıklar hâlâ bizim kalkınmamızın önündeki engellerdir.

Ve bunların tedavi yolları da hâlâ aynıdır:

İlim cehaleti ortadan kaldırır.

Çalışma fakirliği ortadan kaldırır.

Birlik ise bölünme ve parçalanma sayfasını kapatır.

Aziz kardeşlerim!

Daima hatırlayın:

Şam sıradan şehirlerden biri değildir.

Şam, şehirlerin birleştiği bir şehirdir.

Bütün bir ümmeti özetleyen bir şehirdir.

Medeniyetlerin özünü kendi bünyesinde taşıyan bir başkenttir.

Kalbinde Kudüs’ün emanetini taşır.

Şam, Kudüs’ün kapısıdır.

Mekke’nin kutsallığının gölgesinde yaşar.

Medine’nin ruhunu solur.

Bağdat’ın ilmi ve medeniyeti burada buluşmuştur.

Kurtuba’nın medeniyeti burada doğmuştur.

Bu camiden Semerkant’ın hikmetinin yankıları yükselmiştir.

Doğu ve Batı dünyasının ilim ve medeniyetleri burada buluşmuştur.

Şam’ın kalbinde İstanbul’un ruhu da vardır.

İstanbul’un ruhunda da Şam’ın bir parçası bulunmaktadır.

İstanbul, İslam dünyasının farklı taraflarını birbirine bağlayan bir köprüdür.

Bu nedenle ey kardeşlerim:

Şam ayağa kalktığında yalnızca bir şehir ayağa kalkmış olmayacaktır.

Onunla birlikte bir ümmetin hafızası da ayağa kalkacaktır.

Bir medeniyetin vicdanı uyanacaktır.

Müslümanların gönüllerinde yeni bir umut doğacaktır.

Şam’ın yeniden ayağa kalkması yerel bir olay değildir.

Aksine, bir medeniyetin bütünüyle yeniden ayağa kalkacağının müjdesidir.

Ve bu ümmetin yüzyıllar boyunca taşıdığı misyonun yeniden başlamasıdır.

Efendimiz Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Ben babam İbrahim’in duası, kardeşim İsa’nın müjdesi ve annemin bana hamile kaldığında gördüğü, kendisinden çıkan ve Şam topraklarının saraylarını aydınlatan nurum.”

Şam, Âdemoğullarının efendisi Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) doğduğu zaman nübüvvet nuruyla aydınlandı.

Bu nurun üzerini örtmek veya onu söndürmek isteyenler olabilir.

Bazıları onu gizlemeye çalışabilir.

Fakat bu nur bir gün bile sönmeyecektir.

Allah’ın izniyle bu nuru taşıyanlar da bu güzel ülkenin insanlarıdır.

Bu nedenle size düşen görev, kalplerinizi birleştirmektir.

Kalplerinizi bu büyük değerler etrafında birleştirmeniz gerekir.

Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Onlar Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Oysa kâfirler hoşlanmasa da Allah nurunu tamamlayacaktır.”

“O, Resûlünü hidayet ve hak din ile gönderdi ki, müşrikler hoşlanmasa da onu bütün dinlere üstün kılsın.”

Allah’ım, Efendimiz Hz. Muhammed’e, onun âline ve ashabına salât ve selam eyle.

Vesselâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtühû.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
BİLİYOR MUSUNUZ? Araştırmalar gösteriyor ki düzenli yorum alan bir yazar, kendisini bekleyen kitleyi daha iyi anlıyor ve kendisinden beklenen çalışmaları ortaya koymak için yazma disiplinine bağlı kalıyor. Unutmayın nezaketle yorum yapan her okuyucu yazarın editörüdür.

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve TAMAMI BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.