Tevazu Zillet Değil

Tevazu; kulun, kulluğunu idrak etmesi, Allah ile alakasında kulluk edebine ve adabına uygun vaziyet alması, mahlûkatın Allah’ın güzel isimlerine ayna olduğunu görerek ona hürmet etmesi, mahlûkatla münasebetlerinde kendisini üstün görmemesi ve Allah’ın verdiği üstün meziyetlerin bir mesuliyeti gerektirdiğini idrak etmesidir.

Diyelim ki Allah, bir insana üstün birtakım özellikler verdiyse bunu insanlara hükmetmek için değil, insanlara hizmet etmek için verildiğini idrak eden tevazu sahibi demektir. Örneğin günümüzde kimileri diksiyon ve hitabetiyle üsluben çok güzel konuşur veya çok güzel eserler yazar, üretir veya güzel projelere imza atar veya güzel ve nağmeli sesiyle müzisyenlik yapar ya da çok iyi bir sunucudur. Veyahut birçok çalışmada başarı üzerine başarı elde ederek ün kazanmıştır. Vesaire... Tabii bunları arttırabiliriz. Ancak üzülerek belirteyim ki, birçok insan yetenekleriyle kendini yüceltip egosunu şişirdiği için Allah'ı unutarak, O'na ihanet etmiş oluyor. Hâlbuki Allah'a böyle bir hainliği yapmamamız lazım. Dolayısıyla yükselmelerin sırrı anlaşılmazsa; avantaj olmaktan çıkar, dezavantaj hâline gelir. Eğer kişi Allah'ı değil kendini yüceltirse, bu iş şirke kadar gidebilir. (Allah muhafaza) Böyle biri; gerçek anlamda Allah'ın büyüklüğünü, azametini ve yüceliğini tanımamış demektir. Nitekim Rabbimiz, "Yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü sen yeri asla yaramazsın, boyca da dağlara asla erişemezsin." diyerek bizi kibirlenmekten men eder. Ayrıca mümin olarak asıl maksadımız; kendimizi yüceltmek değil, ALLAH'ı yüceltmek olmalıdır. O halde "Nefsim sana fay yok!" demeliyiz.

Ama maalesef insanlar bilim, teknoloji ve sanat dallarıyla Allah'tan uzaklaşarak büyük ölçüde ihanet içerisinde olmaktadır. Hâlbuki bütün bunlar Allah'ı yüceltmemiz, tanımamız ve büyüklüğünü anlamamız için verilmişken, kendimizi yücelterek Allah'tan uzaklaşıyoruz maalesef. Örneğin mühendisin görevi, evrenin mühendisini tanımaktır. Mimarın görevi, evrenin mimarını tanımaktır. Doktorun görevi, Allah'ın şafi ismini tanımaktır. O halde mümin, maddi ve manevi bütün başarılarda nefsine pay çıkarmayıp, kendisine verilen her şeyin Allah'ın lütuf ve fazlından olduğu bilincinde olmalıdır. Hem bütün güzel olan her şeyi yaptıran Allah'tır. Dolayısıyla biz sadece aracılık ediyoruz.

Ya da Allah bir insana makam, mevki, şöhret ve zenginlik vermişse, eğer kendisi bunlarla insanları ezmeye kalkmaz ve insanlara Allah için hizmeti esas alan bir anlayışa sahipse tevazu sahibi demektir.

Dolayısıyla kişi ister hükümdar olsun ister çoban olsun fark etmez; Allah’ın yarattığı bir kuldur. Bu nedenle hükümdarın çobanı ezmeye hakkı yoktur. O halde, “Hükümdarın güçlü görünmesi onun güçlü imtihan edildiğini gösterir” diyen adam, tevazu sahibidir.

Bu bağlamda hükümdarlar, köleler ve Allah’ın bütün kulları mutlak acizlikte eşit oldukları gibi, Allah’ın yardımı olmadan bir adım atamayacak olmakta da eşittirler. Hem bu dünya ne hükümdarlar ne sultanlar gördü!.. Onlar şu an kabirlerinin üzerine konan sinekleri bile kovalayamıyorlar. Hatta onlar ölümlerinden önceki ihtiyarlık ve hastalık hallerinde dahi bir sineği kovalayamayacak hale düştüler.

Nitekim “Ben hükümdarım, güçlüyüm!” diyen, kibirli demektir. Hâlbuki bir hükümdar sabahleyin kalktığında, “Ben Allah’ın yardımıyla ayaktayım. Allah’ın yardımıyla hayatım devam ediyor. Sonsuz acizim, bu nedenle namazımı kılmalıyım. Hem Allah suyu kesip Güneş’i göndermez, yağmuru indirmez ve rızkımı keserse yaşayamam ki!” diye düşünmelidir. İşte bu ahlak, anlayış ve bakış açısıyla güne giren, namazda Allah’tan yardım isteyen, yardım isterken sadece kendisi için değil bütün mahlûkat için isteyen, elbette tevazu istemiş olur.

Peki, tevazu güzel ahlak mıdır?

Cevap: Bütün mahlûkatın acizliğini gören, onların Allah’ın güzel isimlerine ayna olduklarını fark eden ve mahlûkatın da hukukunu çiğnemeyen, elbette güzel ahlak sahibidir.

Ancak bazen tevazu; pasiflik, pısırıklık veya zillet olarak da zannedilebiliyor. Peki, zillet ile tevazu arasındaki fark nedir?

Cevap: Zillet, kendi kulluğunu ve acizliğini unutarak, diğer insanların Allah’ın kulları ve mutlak aciz olduklarını görmeyerek ve güçlü olmakla imtihan edilen insanlarla münasebetlerinde hukukunu ezdiren insanın düştüğü durumdur. Yani insanların ve bütün sebeplerin Allah’ın sanat eseri ve mutlak acizlikte eşit olduklarını görmeyenlerin düştüğü durum zillettir. Ancak tevazu, insanı bu duruma düşürmez.

Ayrıca çiftçinin, toprağa tohum atarken topraktan rızık beklemeyip Allah’tan rızık beklemesi veya bir insanın başka bir insana sağlıkla ilgili olan derdini anlatırken şifayı ondan değil Allah’tan beklemesi tevazu olma halidir.

Rabbimiz, sana olan hayretimizi ve hayranlığımızı arttır!..

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.