Raşit Duran
Hz. Ömer (r.a) Diyor ki…
“Gökyüzünde Ömer’e saygı göstermeyen hiçbir melek; yeryüzünde de Ömer’den korkmayan, ondan çekinmeyen hiçbir şeytan yoktur.”
(Hadis)
“Mekke’de nübüvvet güneşi âlemi aydınlatalı altı yıl olmuştu. Bir yanda Müslümanların sayısı öte yanda da müşriklerin eza ve cefaları artıyordu. İbadetlerin gizlice yapıldığı, henüz Müslümanların sayısının kırka bile ulaşmadığı, Hz. Peygamber’e (a.s) suikast planlarının konuşulduğu günlerdi. Resulullah (a.s), Mekke halkı arasında gücü-kuvvetiyle şöhret bulmuş iki Ömer’den birinin Müslüman olmasını arzu ediyor ve için dua ediyordu:
“Allah’ım! İslâm’ı Ebu Cehil bin Hişam yahut Ömer bin Hattab ile kuvvetlendir!”
Kaderin cilvesine bakın ki, iki Ömer’den biri olan Ömer bin Hişam, nam-ı diğer Ebu Cehil, Resulullah’ı öldürecek olana yüz deve vereceğini söylerken, Kureyş içinde cesaret ve şecaatiyle nam salmış Ömer bin Hattab da bu teklifi kabulle kılıç kuşanıp Hz. Peygamberi (a.s) öldürmek için yola çıkmıştı. Yolda yeni Müslüman olmuş Nuaym’a rastladı. Hiddetli olduğu halinden belliydi. “Nereye gidiyorsun böyle ey Ömer?” diye sorunca, “Kureyş arasında yeni bir din icat ettiğini söyleyen Muhammed’i öldürmeye” cevabını verdi. Nuaym, “Ey Ömer, kız kardeşin ve enişten de onun dinine girdi. Sen önce onları dininden döndür.” Ömer, kısa bir şaşkınlıktan sonra hışımla yönünü eniştesinin evine çevirdi. Kız kardeşi Fâtıma’nın evine yaklaşınca Kur’an okunduğunu işitti. Baskın yapar gibi eve girdi. Eniştesi ve kız kardeşi okudukları Kur’an sayfasını sakladılar. Ömer öfkeyle, “Demek duyduğum doğru imiş. Siz de ona uymuşsunuz.” Ömer’den yedikleri darbe sonucunda kız kardeşi bir yandan ağlıyor diğer yandan da kelime-i şehadetle Müslümanlığını ilan ediyordu. Bu acıklı manzara Ömer’in öfkesini dindirmişti. Yumuşak bir sesle, “Getirin bakayım okuduğunuzu.” dedi. Taha suresini başından okumaya başladılar. Ömer daha fazla dayanamadı, peygamberin nerede olduğunu sordu. Doğruca Dar’ül-Erkam’ın (Erkam’ın Evi) yolunu tuttu. Orada (kırkıncı olarak) Müslüman oldu.
Hz. Ebu Bekir’in (r.a) vefatı üzerine, Müslümanlar Hz. Ömer’i (r.a) halife seçtiler. Seçimden sonra minbere çıkarak şöyle bir konuşma yaptı:
“Cenab-ı Hak beni işlerinize vekil tayin etti. Size faydalı olacağımı ümit ederim. Yüce Allah’tan bana yardımcı olmasını, sizin haklarınızı korumak hususunda bana ilhamda bulunmasını niyaz ederim. Çünkü ben zayıf bir kulum. Bana ancak Allah’ın yardımı kuvvet verir. Halifelik vazifesinin üzerime almış olmam, inşallah ahlakımda hiçbir şeyi değiştirmeyecektir.
Büyüklük Cenab-ı Hakka mahsustur. Kulların büyüklenmeye hakları yoktur. Hiçbiriniz, ‘Ömer halife olunca değişti’ demesin. Ben hakkı kendi nefsimden önce düşünürüm. Onu daima başa alırım. Yaptığım işleri de açıklarım. İçinizde haksızlığa uğrayan ve kendisine zulmedilen olursa bana haber versin. Çünkü ben de sizin gibi bir insanım. Siz söylemezseniz ben bilemem.”
Hz. Ömer (r.a) yasakladığı bir şeyi evvela kendi nefsine ve aile efradına tatbik ederdi. Ömer demek; hakkaniyet ve adalet demekti. Hak ve hakikat karşısında boynu ne kadar kıldan ince ise, hakkaniyet karşısında o kadar sırr-ı teslimiyet sahibi, sorumluluk duygusu ile mesuliyet şuuruyla da yüksek bir hasiyete malikti. Mehmet Akif, bu hassasiyeti şairane dille şöyle ifade eder:
“Kenar-ı Dicle'de Bir Kurt Aşırsa Koyunu,
Gelir de Adl-i İlahi sorar Ömer'den onu.”
Hicretin 23. yılında, bir sabah namazı sırasında, Ebu Lü’lü adında bir köle tarafından şehit edildi.” (Şaban Döğen, Ashab-ı Güzin: Peygamber Yıldızları)
İnsanlık âleminin ve inanç dünyamızın kutup yıldızları olan bu zirve şahsiyetlerden öğreneceğimiz o kadar çok şey var ki. Her bir kıssa bünyesinde bir hisse de barındırır. Tabi ki ihtiyaç hissedip alabilene.
Son Söz; Nebevî (as) beyanda ifade edilen, “Ömer içinizde oldukça fitneler zuhur etmez.” (Hadis) hakikati; sarih manasının haricinde bize, işarî manasıyla sanki şöyle diyor: “Başta yöneticileriniz olmak üzere, toplumu teşkil eden fertleriniz Ömer kıvamında ve keyfiyetinde olursa, içtimai hayatınızda fitne-fesat boy atıp gelişemez ve size zarar veremez.”
Yaşadığımız maddi-manevi onca soruna -hariçtekileri suçlamadan çok evvel-, bir de şu hakikat ve hikmet penceresinden bakmakta fayda vardır, diye düşünüyorum.
**
Türkçe karakter kullanılmayan ve TAMAMI BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.