"El Emin" Olmak...

"El emin" yani güvenilir olmak insanlığın, özellikle İslam toplumunun mihenk taşıdır.

Bu sıfat, bir insanın karakterinin, ruhunun ve toplumsal duruşunun ne derece sağlam olduğunu gösteren bir ölçüdür ve aynı zamanda İslam ahlakının merkezinde yer alan bir kavramdır.

Arapça kökenli "emânet" kelimesinden türeyen "El-Emîn" sıfatı "yalan söylememek" olduğu gibi, kişinin hem kendine hem Yaradana hem de tüm mahlukata karşı "güvenilir" olması anlamını da içine alır.

Yüce dinimiz İslam'a göre "el emin" sıfatının en güzel örneği, şüphesiz Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselamdır. O, henüz peygamberlik görevi gelmeden önce dahi Mekke halkı tarafından "Muhammedü’l-Emîn" olarak anılırdı. Düşmanları bile kıymetli eşyalarını ona emanet ederdi. Bu durum, dürüstlüğün ne kadar değerli olduğunu kanıtlar.

​Kur’an-ı Kerim’de güvenilir olmanın ehemmiyeti şöyle vurgulanır:​

"Emaneti koruyanlar ve sözlerini yerine getirenler, işte bunlar kurtuluşa erenlerdir."

(Mü’minûn Suresi, 8)

Bir Müslüman için dürüstlük, şartlara göre değişen bir maske değil,bir istikamet mes'elesidir. Hakikaten dürüst olan dokuz köyden kovulsa da doğruluktan ayrılmaz.

Enes bin Malik'ten gelen rivayete göre Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam güvenilirliğin imanın ayrılmaz bir parçası olduğunu şöyle ifade etmiştir :

"Emanete riayet etmeyenin imanı yoktur; ahde vefa göstermeyenin ise dini yoktur."

Fakat maalesef şu da bir gerçek ki: Dürüst ve güvenilir olmak günümüz insanının en büyük eksikliklerindendir.

Ticarette sahtekarlık, fırsatçılık, ihtikâr ve karaborsa, ahde vefasızlık, emanet edilen sırların ifşa edilmesi, alacak - verecek ilişkilerinde sadakatsizlik vb gibi negatif davranışlar medenî, imanlı insana hiç yakışmayan, birlik - beraberlik adına oldukça zararlı davranışlardır.

Misal verecek olursak; birine borç veriyorsunuz ya hiç geri alamıyorsunuz ya da alacağınızı, aradan geçen uzun zaman içinde değerinin çok altında tahsil edebiliyorsunuz. Bu yüzden ilişkiler bozuluyor, araya husumet giriyor. İyilik yaptığınıza pişman oluyorsunuz.

Bir insanı zor durumdan kurtarmak için gösterilen iyi niyetin suistimal edilmesi, güvensizlik ve şüphecilik duygularının gelişmesine sebep olur. Bu da toplumu ayakta tutan tesanüd ve muavenet (dayanışma - yardımlaşma) duygularını inkıtaya uğratır. Kezâ sır vermek ve mal - para emanet etmek de öyle... Karşılığı ihanet olursa insanî rabıtaların kopmasına, düşmanlığın yayılmasına zemin hazırlar.

Bir toplumda "emin" insan sayısı azaldıkça o toplumun dokusu bozulmaya başlar, riyâ (iki yüzlülük) baş gösterir. İslamî literatürde buna "hıyanet" denir. Hıyanet münafıklık alametleri arasında sayılmıştır.

​Sadece İslamî anlayış değil, dünya düşünce tarihi de dürüstlüğü insan olmanın ön şartı saymıştır.

Alman filozof Immanuel Kant, dürüstlüğü "kategorik bir zorunluluk" olarak görür. Ona göre bir eylemin ahlakî olması için, o eylemin her koşulda doğru olması gerekir; yani "fayda" için söylenen yalan, ahlakı kökünden sarsar.

​Felsefenin önemli isimlerinden Friedrich Nietzsche’nin şu sözü ise, güvenin kırılganlığına vurgu yapar:​

"Yalan söylediğine değil, artık sana inanamayacağıma üzülüyorum."

"Güven cam gibidir. Bir kere kırıldımı telâfi edilemez," denir halk arasında.

​İslam’da özü sözü bir, güvenilir olmak "Sıdk" (doğruluk) kavramıyla örtüşür. Sıdk, kişinin kalbiyle dilinin bir olmasıdır.

Hakiki bir Müslüman, elinden - dilinden diğer insanların emin olduğu kişidir. Bu güveni inşâ etmek yıllar sürerken, yıkmak bir saniyeye bakar.

​"El-Emîn" olmak, dünyevi ve uhrevi hayatı kazandıran büyük bir rütbedir.

Mevlana’nın dediği gibi, "Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol" düsturu, bu rütbeyi elde etmenin en kısa yoludur.

Dürüst olmamak ahlakî bir zaafiyettir. Bu da cehaletle iltisaklıdır.

"Cahil insan akılsız değildir. Tam tersine akıllıdır. Onda eksik olan ahlaktır," derler.

Unutmayalım ; her kötülük iman zaafiyetinden kaynaklanan cehaletten gelir. Cehalet sadece bilgisizlik değildir. Fennî her bilgiye sahip, insanî noktalarda gelişmemiş cahil de çok fazla.

Öyle olmasaydı her geçen gün sayısı artan eğitim kurumlarına rağmen kötülük bu kadar yayılmaz, suçlu sayısı, ona paralel olarak hapishaneler bu kadar çoğalmazdı. Demek ki İslamî değerlerin zihinlere, ruhlara nakşedilmediği, seküler eğitim sistemi "medenî insan" yetiştirmede yetersiz kalıyor.

Bugün en çok ihtiyaç duyulan şey, özü sözü bir, dürüst, mert, "emin" insandır.

Bunu sağlamak da; ancak ve ancak ailede verilen İslamî ve imanî eğitimle birlikte, Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin bütün hayatı boyunca hayalini kurduğu hem aklı, hem kalbi, hem ruhu besleyecek din ve fen ilimlerinin bir arada okutulduğu, "Medresetüz Zehra" gibi eğitim kurumlarının tesisi ile mümkün olabilir.

O günleri görebilmek duası ve niyazı ile...

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
BİLİYOR MUSUNUZ? Araştırmalar gösteriyor ki düzenli yorum alan bir yazar, kendisini bekleyen kitleyi daha iyi anlıyor ve kendisinden beklenen çalışmaları ortaya koymak için yazma disiplinine bağlı kalıyor. Unutmayın nezaketle yorum yapan her okuyucu yazarın editörüdür.

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve TAMAMI BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.