Yüce Allah bir ayet-i kerimesinde dünya hayatını şu misalle anlatıyor:
Dünya hayatının misali şöyledir: Gökten indirdiğimiz su ile, insanların ve hayvanların yediği bitkiler birbirine karışmıştır. Nihayet yeryüzü süslerini takınıp süslendiği ve sahipleri hasad etmeye güçleri yeter sandıkları bir sırada, geceleyin veya gündüzün, ona emrimiz gelivermiştir, ansızın ona öyle bir tırpan atıvermişiz de, sanki bir gün önce orada hiçbir şenlik yokmuş gibi oluverir. Düşünen bir kavim için ayetlerimizi işle böyle açıklarız.
(Yunus, 10/24)
Kur’an, çok önemli meseleleri temsillerle, mesellerle anlatıyor. Bizim bu misaller üzerinde düşünmemizi istiyor. İnsanın bu dünyadaki durumu, güzel bir bahçe sahibinin durumuna benziyor. Bahçe sahibi bahçesini ekiyor, Allah yağmur gönderiyor. Bitkiler büyüyor, sebzeler büyüyor. Artık hasat zamanı geliyor. Bahçe, bağ, ya da tarla sahibi, “Oh be “ diyor, derin bir nefes alıyor. “Yarın bir gün hasadı yaparız. Ne güzel ürün alacağız bugün” diye düşünüyor.
Bu insan her şeyin kendi güç kuvveti ve iradesiyle olduğunu zanneden bir zavallıdır. Sonra hasattan birkaç gün önce, ya şiddetli bir yağmur, ya şiddetli bir dolu, ya çok hızlı esen bir fırtına hasat edilecek ürünleri yerle bir ediyor, adeta biçilmiş tırpanlanmış hale getiriyor. Bu durumda o insanın durumu çok vahim olur.
O mahsul üzerine ne hülyalar kurmuştur, çocuğunu evlendirecek, kızına çeyiz alacak, kendisine araba, eşine ihtiyaçlarını alacak. Hatta o parayla dünya seyahatine bile çıkmayı, dünyanın güzelliklerini görmeyi, zevk almayı ümit ediyordu kim bilir… Ama bir fırtına, bir yağmur, bir ,yangın, bir dolu ürünü tarumar etti. Bu insanın bütün ümitleri suya düştü ve büyük bir sıkıntı içine girdi. Çünkü bu ürüne çok bel bağlamıştı.
İşte ahireti hesaba katmadan, Allah’ın ebedi hayatı kazanmak için verdiği duygu ve cihazları sadece bu dünya menfaatini elde etmek için harcayan insanın durumu da bundan farksız… Böyle bir insan tezini, dünyada ebedi yaşama vehmi üzerine kuruyor. Gözünün önünde her gün binlerce cenazenin kalktığını gördüğü halde, yine de uzun emelden, dünyevi uzun hayallerden ve hedeflerden vazgeçmiyor, hayatın geçici olduğunu düşünemiyor. Fiilen çalışıp kalben bağlanmaması gereken dünya için hem çalışıyor, hem de kalben bağlanıyor. Ahiret için ise hiçbir azık hazırlamıyor. Dünyanın ahiretin tarlası olduğu hiç mi hiç hatırına gelmiyor. Dünyanın Allah’ın güzel isimlerine bakan yönüyle hiç ilgilenmiyor. Sadece kendi hevesine, şehvetine bakan yönüyle ilgileniyor. Helal haram demeden para kazanıp gününü gün etmek için çabalıyor.
Peki bütün bunları büyük bir hırsla yapmaya çalışırken insan bu emellerine ve arzularına tam olarak muvaffak olabiliyor mu? Hayır tam her şey düzeldi derken, bir hastalık çörekleniyor. Tam rahat edeceğim derken, eşini kaybediyor. Tam dünyadan zevk almaya başlayacakken iflas ediyor. Çocuğunun başına bir iş geliyor. Bu yüzden lezzetleri hep elemlerle dolu oluyor, safi bir lezzet alamıyor. Böyle bir insanın, yani kalbiyle dünyaya bağlanan bir insanın kaybettikleri şeyler onu o kadar çok mahzur ve mükedder eder ki, çoğu insan psikologlara gitmek zorunda kalır, bazıları çıldırabilir, kimileri kendilerine zarar verecek davranışların içine girebilir.
Dünya ebedi kalmak için yaratılmış daimi bir menzil, bir ev değil. Dünyada fani, insan da fani. Bu yüzden götüremeyeceğimiz, bize ahirette fayda vermeyecek, zarar verecek olan şeylere kalbi bağlamak akıllı bir insanın işi değil. Bize ahirete yük olacak, sırtımızı iki büklüm edecek şeyler lazım değil. Bize hem dünya da hem de ahirette mutluluk verecek şeyler gerekli. Onun için çalışmalı, onun için dua etmeliyiz. Sadece dünya için çalışmak, insana yakışmıyor. Bu kadar mükemmel özelliklerle yaratılan bir insanın bu güzelliklerini ve özelliklerini fani dünyanın fani işlerine sarf etmesi ve orada köreltmesi hesabı zor verilecek bir durum.
Allah bize izan, iman ve basiret nasip etsin. Dünyanın faniliğini anlayan ve bütün duygularımızın yönlerini ebediyete yönlendiren insanlardan eylesin. Amin.