İnsanın; kendine ve hayata dair gerçeği görmesine, hakikate ulaşma, anlama, anlamlandırma ve algılama çabasına engel o kadar çok dahili ve harici zihinsel engellerimiz var ki… Belki, bugün yaşadığımız beşerî ve sosyal sorunları bir türlü çözemeyişimiz, kafa karışıklığıyla sağlıklı karar veremeyişimizdeki en etkili ve en mühim sebepler arasında işte bu zihinsel engellerimiz gelmektedir. Bu engeller bizi, bir yandan hakikati görmekten diğer yandan hayatın gerçeklerinden ve gerçek hayattan koparmaktadır.
Mesela, en başta; inancımızın ilk emrine, “Oku!” İlahî fermanına riayet etmemek, yani hakikate ulaşmamıza engel olan, merhum Cemil Meriç’in “felaketimizin kaynağı” olarak gördüğü okumama, tahkik etmeme yani doğruluğu araştırmama. Okumayı zihinsel, çalışmayı fiziksel angarya telakki etmemiz.
Mesela, “Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder.” (Risale-i Nur Külliyatından) gerçeği apaçık ortada iken, yıllarca bitip tükenmeden -olmayan- bilim-din çatışmasını dillendirenlerin propagandaları da zihinlerimizin hakikate açılmasına engel teşkil eden önemli hususlardan biridir.
Mesela, bugünkü toplumsal ortamda, kişiyi kendine hapseden ifrat (ki, tefrite sebeptir) derecesindeki “deli gömleği”ne benzetilen ideolojik ve fikrî saplantılar, taraftarlıklar.
Mesela, üç düşmandan biri olan cehaletin netice verdiği taassup ve körü körüne taklitçilik ile peşin hükümler, önyargılar ve yargısız infazlar.
Mesela, akla ve hayata düşman, istidat ve kabiliyetleri körelten, coğrafyamızda hâlâ hükmünü icra eden, Bediüzzaman’ın “Riyaset-i şahsiye” dediği tekçi idare tarzının İslâmî olduğu zannı yahut İslâm’ın buna müsaade ettiği şeklindeki yanlış anlayış. Özetle, “Doğru İslâm’ı İslâmiyet’e layık doğruluğu” tam bilmeme, bu konuda bilinç ve kültür eksikliği.
Mesela, istidat ve kabiliyetleri inkişaf ve terakki ettiren hürriyeti, ‘her şeyi yapmanın mübah olduğu’ şeklindeki yanlış; ‘sadece kendine zarar vermeme’ şeklindeki eksik tanımlama sebebiyle hürriyet talebinin inancımızın gereği ve mühim bir özelliği olduğunu bilmeme, hürriyet ortamını temin ve tesisi edememe.
Mesela, dijital ve sosyal medya mecralarının gönüllü kölesi ve bağımlısı olma; onların akıl ve ruh sağlığını bozan, bireylerin ahlakını, aile ve toplum yapısını tehdit eden yayınlarını, verdiği bilgileri… mihenge vurmama, doğru-yanlış, iyi-kötü, faydalı-zararlı ayrımı yapmadan izleme, yetkililerin de zamanında, yeterli, etkili ve hızlı önlem almaması.
Mesela, Bediüzzaman’ın “müderris-i umumi” dediği halkı “tenvir ve irşat” ile görevli kişilerin (genelini kastetmeyerek söyleyelim); “Mukteza-yı hale mutabık; mevcut durumun iktiza ettiği/ gerektirdiği, teşhis-i illete münasip; (maddi-manevi) hastalığımızı teşhisle, tedavisine yönelik ve ilcaat-ı zamana muvafık”; zamanın mecbur bıraktığı yahut zorladığı halleri nazara almadan hareket etmeleri.
Mesela, “Usûl esasa mukaddemdir” kaidesini dikkate almadan eylem ve söylem, iş ve icraatta bulunma, yol-yordam, metot vb. konularda yapılan yöntem yanlışlıkları da hakikate ulaşmamızda zihinsel bir engel teşkil etmektedir.
Mesela, “İşten ziyade lafa ehemmiyet” verme, sözü yeterli görüp, işi gözardı etme, sorma-sorgulama ve tahkik etme zahmetine katlanmama. Bu konuda zihinsel bir cehd ve gayret sarf etmeme.
Mesela, bütün himmetini mide ve bedene (cismaniyete) sarf edip; insanların okuma, araştırma ve düşünme için zaman ayırmasına fırsat vermeyen maddeci Materyalist ve Kapitalist sistemin insanı fakr u zaruret dairesine hapsedip haddinden ve ihtiyacından fazla madde ve materyallere muhtaç hale getirmesiyle -bağışlayın- sadece midesini düşünen, “yemek için yaşayan” varlıklar haline dönüştürmesi.
Son söz: “bilmediğini de bilmeyen” fertlerden mürekkep, cehlin revaçta, kitabın çok okuyanın yok hükmünde olduğu, eğitimden ziyade ezberci öğrenmenin ön planda olduğu bir maarif modelinde ve böyle bir toplumun içtimai ortamında hak ve hakikate ulaşmak, büyük ve ciddi zihinsel bir cehd istediğinden zordan zor olsa gerektir. Çağdışı bulduğumuz ve kapısına kilit vurduğumuz tekkelerde talebeye verilen ilk ders, “edeb ve terbiye” imiş. Yanlış anlaşılmasın (günümüz dünyasında zaten mümkün olmayan), tekkeler yeniden açılsın demiyoruz. Bari oralardan ibret ve ders alabilseydik.
Geçmiş zaman olur ki, hayali cihan değer.
**