Yaşlanıyoruz!

Raşit Duran

Geçen hafta medyada çıkan ilginç bir haber üzerine (orta yaş kuşağından birisi olarak ve tahsilim gereği) hem İhtiyarlar Risalesini (Yirmi Altıncı Lema) hem de İktisat Risalesini (On Dokuzuncu Lema) bir kez daha yeniden ve dikkatlice okuma ihtiyacı hissettim. Bir yönüyle içtimaî / sosyal ve toplumsal diğer yönüyle iktisadî / ekonomik hayatımızı yakından alâkadar eden, uyarıcı mahiyetteki haber şuydu: “Türkiye İstatistik Kurumu'nun (TÜİK) verilerinden yapılan derlemeye göre, Türkiye'deki yaşlı nüfus, birçok ülke nüfusunu geride bıraktı. Türkiye’nin 9 milyon 583 bin 59 kişiye ulaşan yaşlı nüfusu, aralarında Danimarka, İsviçre, Sırbistan ve Yeni Zelanda’nın da bulunduğu 98 ülkenin toplam nüfusunu geride bıraktı.” (Ekonomist, 19 Mart 2026) Haberde dikkat çekilen husus; nüfus yapısının, ülkenin içtimaî ve iktisadî yapısına gelecekte menfi / olumsuz tarzda etki edecek ve genç (fakat -şu an- üçte ikisi işsiz) nüfusun aleyhine bir sürece girmiş olduğumuzdur. Haber, kendi lisanı ile (maddeten ve manen) gelecek adına, “Tedbirinizi alın!” diye ikaz ediyor. Bu sebeple bilim insanları, “Adını yaşlıların saç renginden alan” yeni bir sektör üzerinde çalışmaktadır: Gümüş ekonomi.

Yaşlanmak, (her zîhayat / canlı için) fıtrî bir süreçtir.

Fakat ne acıdır ki, sevgi dili güzel Türkçemize, güzelliğine yakışmayan yeni fakat hiç hoş olmayan, 17 milyon civarında olduğu söylenen -özellikle- emekliler için bir sözcük ilave ettiler: Sosyal atık. Allah’ın (CC) mucizevi antika bir sanat eseri olan insanı, yaşlanınca, işe yaramaz, partal bir eşya seviyesine indirgeyen bu soğuk ve sevimsiz kelime; inançtan arındırılmış maddeci materyalist düşüncenin ve felsefenin, Sosyal Darwinizm ve vahşi Kapitalizm denilen “deli gömleklilerin” icat ettiği köksüz ve semeresiz kelimelerinden biri olsa gerektir. İnsan onuruna yakışmayan, tahkir edici bu kelimenin kullanılmasını -şahsen- doğru bulmam ve tavsiye etmem.

Şimdilerde siyasi arenanın en kullanışlı aleti haline getirilen; bir dönem ülkenin iktisadî hayatını omuzlamış, içtimaî hayatının yükünü taşımış, sosyal hayata destek ve katkı vermiş emekli insanların yaşlanıp fiziksel ve zihinsel aktiviteleri eskiye oranla azalınca; aile yapısının bozulmaya çalışıldığı, şefkat ve merhamet duygularının azaldığı, maddiyatın maneviyata tercih edildiği, aile ve annelik kavramının hayli hırpalandığı bir zamanda (genelleme yapmamakla beraber), içtimai hayatın hem maddi hem manevi cihetinde adeta “yük” gibi görülmesiyle dün yükü omuzlayan özelde “emekli” ve genelde “yaşlıların” hak etmediği muameleye maruz kaldığına şahit oluyoruz. Oysa beşerî kaynak, iktisadî, ailevî ve sosyal hayat açısından bir ülke için gençler ne kadar kıymettar ise; milli ve manevi değerleri bugüne taşıyan, mazi ile müstakbel arasında köprü vazifesi gören, “Kökü mazide olan âti”yi (Yahya Kemal) inşa edebilmek için bilgi, bilgelik, beceri, deneyim, yetenek, tecrübe sahibi yaşlılar da onlar kadar değerli ve lüzumludur.

“Nizam, muvazeneye tâbidir.”

(İşaratü-l İ'caz)

Bu ister iktisadî ister içtimaî ister beşerî nizam / sistem olsun. Muvazene / ölçü ve denge bozulunca, sistemde kriz ve kaos, kargaşa ve karmaşa baş gösterir.

Yaşlıları -bağışlayın- sosyal atık değil; bilakis, Nebevî (as) beyanın ifadesiyle; “Hem bir hanenin bereket direği, o hanedeki ihtiyarlar olduğu; hem bir haneyi belâlardan muhafaza edici, içindeki beli bükülmüş mâsum ihtiyarlar ve ihtiyareler bulunduğu, hadis-i şerifin bir parçası olan yani, “Beli bükülmüş ihtiyarlarınız olmasaydı, belâlar sel gibi üzerinize dökülecekti” diye ferman etmekle, bu hakikati ispat ediyor.” (26. Lema) Hadisteki hane ifadesini, memleket veya ülke hatta insanlık ailesinin hanesi olan dünya ölçeğinde de düşünebiliriz. Bu itibarla “yaşlılık” meselesinin çözümünde konuyu, maddi/ekonomik boyut kadar belki ondan daha fazla manevi boyutuyla yani çift taraflı ele almak zorundayız.

Sosyal Darwinizm (‘Güçlü olan hayatta kalır’) ve maddeci, menfaatçi, vahşi Kapitalizm (‘hayat cidaldir’) felsefesi, düsturu ve insana bakış açısıyla, özelde emekli genelde yaşlıların sosyal ve iktisadi sorunlarını sadece maddeye bakan yönüyle çözmeye çalışıp sair cihetini ihmal veya göz ardı etmek daha başka problemlerin de tevlidini netice vermektedir. Tıpkı bugün, bir türlü çözemediğimiz sorunlar gibi. Vaktiyle memleketin yükünü taşıyanlara şimdi “yük” yahut -bağışlayın- “sosyal atık” nazarıyla bakmak, çözüm değil; çözümsüzlüktür.

Dün gençliğin bahar mevsiminde yaşamış, bugün, güz mevsiminin ikindi vaktini idrak eden yaşlılarımız; merkezî noktası, “İnsanı yaşat ki…” (Şeyh Edebali) veciz ifadesinde anlamını bulan ilim ve irfan medeniyetinin evlatları olarak bizden, yani müstakbelin / geleceğin yaşlılarından çok şey değil; bugünkü iktisadî ve içtimaî ortamı hazırlayıp bizlere sunmuş olmakla fazlasıyla hak ettikleri ve hakkı oldukları ilgi ve sevgiyi, saygı ve hürmeti bekliyor.

**

İlk yorum yazan siz olun
BİLİYOR MUSUNUZ? Araştırmalar gösteriyor ki düzenli yorum alan bir yazar, kendisini bekleyen kitleyi daha iyi anlıyor ve kendisinden beklenen çalışmaları ortaya koymak için yazma disiplinine bağlı kalıyor. Unutmayın nezaketle yorum yapan her okuyucu yazarın editörüdür.

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve TAMAMI BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.