Önce tarihi bir anekdotu aktaralım ki, meramımız daha iyi anlaşılsın.
“Balkanların Bilge Kralı” unvanıyla haklı bir şöhrete sahip merhum Aliya İzzet Begoviç, 1997 yılında Tahran’da yapılan İslâm Konferansı Teşkilatı toplantısında yaptığı konuşmasının bir yerinde şöyle demiş:
“İslâm en iyisi, ama biz en iyisi değiliz. Bunlar iki farklı şey ve her zaman onları karıştırıyoruz. Batı’dan nefret etmek yerine onunla rekabet etmeliyiz.” Üstad’ın “Avrupa ikidir” sözünü hatırlatır gibi…
Hem şu hakikatli söz de Balkanların Bilgesine aittir: “İyi insan olmadan iyi Müslüman olamayız.”
Son zamanlarda hakkında çokça tartışılan konulardan ikisi de “iyi insan” ve “dindar” olma hali. Bilhassa milli ve manevi konular gündeme geldiğinde, hiç kimse kendine toz kondurmak istemiyor; “Benim … lığımı kimse sorgulayamaz!” diyor. Sanki, Lâyüsel / kendisine hesap sorulamaz varlıklarız. Bilhassa sosyal medya mecralarında ve siyasi arenada, halkı maniple etmek için sıkça kullanılan bir iletişim stratejisi olarak PR (Public Relations), çoğu zaman kamuoyunda, olguyu ters yüz etme yani algı oluşturma çalışması ve sürecinin önemli bir aletidir. “Marufu emir, münkeri nehiy” vazifesini hariç tutarak diyebiliriz ki, İslâm’ın ve Müslümanın PR’a ihtiyacı yoktur. Her şeyiyle zahir ve bahir olan / apaçık görünen İslâm ve iman hakikatleri, Makyavelist ve Goebbelist anlayışla sürdürülen PR’ın koltuk değneğine muhtaç değildir.
Müminin en büyük ve en tesirli PR’ı, ‘İmanın binler mehasinini efaliyle izhardır’ yani fiilleriyle, iş ve icraatlarıyla göstermesidir. Dinin de dindarın da algı faaliyetine ihtiyacı yoktur. İzhar edelim yeter.
Hem “şov ve slogan” ile dindarlık olmaz. Dilin başka elin başka çalıştığı bir dindarlık anlayışıyla her gün milyon kez PR faaliyeti yapılsa, “Aldatan bizden değildir.” (Hadis) Nebevî (as) beyanınca muteber değildir. Hatta, böyle bir PR faaliyeti, niyetin aksiyle neticelenebilir. Yani, bu çalışmadan din de dindar da dindarlık da zarar görebilir. Nitekim görmektedir. Böyle bir olumsuz süreci yaşadığımızı bile söyleyebilirim. Aksiyonu değil, sadece reaksiyonu; etkiyi değil yalnızca tepkiyi hedef ittihaz etmiş bir dindarlık anlayışı, ideolojilerin bile metodolojisinin olması gerektiği gerçeğine, günümüz insanına, zamanın ruhuna ve idrakine, metodolojik olarak çok uygun düşmemektedir.
Dindarlık ve iyi insan olma hali, PR’ın algı yönetim faaliyetiyle falan olacak bir iş değil; hal / yaşantı işidir; kal / söz işi hiç değildir. Hz. Ali’nin (r.a), Mısır’a vali olarak tayin ettiği Malik’e giderken söylediği bir vardır: “Kimlerin iyi ve doğru olduğu, ancak Allah’ın insanlara söylettiği sözlerle anlaşılır.” İnsanlar da o sözü, şahsın iş, icraat ve fiillerine bakarak söylerler.
Nitekim, Ziya Paşa da bu manada şöyle demiştir:
“Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz,
Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde.” veciz ifadesi tam da bunu anlatır.
Mesela, Mimar Sinan’ı “Koca Sinan” yapan, muhteşem eserleridir.
Müslümanlar, PR gibi algı oluşturma faaliyetlerine zaman harcamak yerine İslâm’ı iş ve icraat, söylem ve eylemlerinde hakkıyla gösterseler çok daha tesirli bir PR yapmış olurlar. Çünkü zamane insanının “aklı gözüne inmiş” olduğundan, duyduğuna değil, daha ziyade gördüğüne inanır.
İşi ve mesleği gereği olumlu anlamda PR çalışanlarını tenzih ederek, olumsuz insani özelliklerden, kötü kişilik karakterlerinden yararlanan şimdiki zamane algıcı ya da PR’cıları; görsel, işitsel ve yazılı sosyal medya, internet ve sair kitle iletişim araçları yani dijital mecra marifetiyle bireylerin ve kamuoyunun algısını değiştirme, dönüştürme ve yönlendirme için yaptıkları çalışmada istimal ettikleri iki önemli alet vardır: Birisi hilaf-ı vaki / gerçeğe aykırı beyan, yani “yalan”, diğeri “aldatma”dır. Her iki aletin de istimali hem aklî ve mantıkî hem insanî ve vicdanî hem İslami ve imani değildir.
Son söz; Bilhassa imanî, itikadî ve amelî meselelerde abesle iştigal olunmayacağı gibi “Kem âlat ile kemâlat olmaz.” Doğru İslâm’ın ve İslâmiyet’e lâyık doğruluğun referans kaynağı, “Kur’an’ın malı” olan Risale-i Nurlardır.
**