“Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit, birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder.”
(Risale-i Nur Külliyatından)
“Beşikten mezara ilim” diyen bir ilim-irfan medeniyetinin sahibi milletiz. Fakat yaşanan olaylara bakınca, ilim-irfan medeniyetine -maalesef- tam temessük edemediğimiz anlaşılıyor. Asla yan yana gelemeyecek iki kelime: Okul ve silah. Aile yuvasından sonra “yuva” ismini verdiğimiz “eğitim yuvası” okullarımız, çocuklarımızı emanet ettiğimiz öğretmenlerimiz… İnkârı mümkün olmayan gerçek: Eğitim ailede başlar. İkincisi, psikolojinin temel öğretisi ile söylersek, “Sorunlu çocuk yoktur, sorunlu aile vardır.” Evet, ebeveynlerimiz ilk öğretmenlerimizdir. Fakat suçu sadece ve sadece aileye yükleyip işin içinden de sıyrılamayız. Suç ortakları çok. Aile, okul, sosyal ve akran çevresi, toplumsal zemin, dijitalleşmiş hayat, görsel medya, siyasetin öfkeli ve kutuplaştırıcı dili… hakeza.
Geleceğimiz adına milletçe bizi teyakkuza sevk eden, geçen hafta, bir gün ara ile (14 ve 15 Nisan’da) iki şehrimizde (Şanlıurfa ve Kahramanmaraş) iki müessif olay oldu. Çocuk yaşta iki öğrenci, silahlarıyla okul basıp, öğretmen ve öğrenci öldürdüler. Hele Kahramanmaraş’taki, annesi bir eğitimci, babası da emniyetçi bir çocuğun okulda yaptığı katliam...
Uyuşturucu, hırsızlık, mafyalaşma ve çeteleşme, tehdit, şiddet, akran zorbalığı… derken okulda cinayet… Ülke yönetimindeki etkili ve yetkili makamlar, iktidarı ve muhalefetiyle siyasiler, millet ve memleket hesabına gram faydası olmayan hem lüzumsuz hem zararlı hem de milletçe tefrikaya sebep olan “kayıkçı kavgasını” bir kenara bırakıp, istikbalimizi tehdit eden şu vahim gidişata kafa yormalıdırlar. Suç işleme yaşının çocuklara kadar inmiş olması bize, kendi lisanı ile bir şeyler söyleyip ikaz etmiyor mu?
Kalem ve kitap tutması gereken çocuk yaştaki ellerin silah tutması…Biri On Dokuz yaşında, diğeri sekizinci sınıf öğrencisi iki çocuk… Neden, niçin ve nasıl oldu? Aklın ve vicdanın kabul etmeyeceği, ilim-irfan yuvası olması gereken okullarımız bu hale nasıl geldi yahut getirildi? Siyasî, iktisadî ve içtimaî her açıdan çok ciddi bir tahlilinin yapılması gerekir.
Bedenin ve midenin -maddi- ihtiyaç ve sorunlarına çözüm arayan yönetim/idari ve iktisadi sistem ve gerçek hayattan kopuk, ezberci ve sınıf geçmeye dayalı eğitim modeli… Peki, aklın, kalbin, ruhun, vicdanın ve sair letâifin -yani, insanın manevi- ihtiyaçlarına da çözüm aranması gerekmez mi? İnsan ne sade madde ne sade maneviyattır. Madde ile mananın tecessüm etmiş /cisimleşmiş halidir. İkisi de ihmale gelmez. Şu anda yaşadığımız şeyler, aileden okula, oradan sosyal hayatın her sahasına yansıyan menfi ve kötü haller işte bu ihmallerin sonucudur. Pek çok boyutu olan bu sorunu sadece yasaklarla ve polisiye tedbirlerle önlemek mümkün değildir.
Her türlü şiddeti, cinayeti, silahı, mafyayı ve çeteleşmeyi özendiren dijital medya mecralarının, görsel ve sosyal medyanın, oyun sitelerinin, toplum ve aile yapımızı ve ahlâkı tahrip eden dizi ve filmlerin kontrolsüz ve denetimsiz aparatlarıyla ablukaya alınmış aile ve çocuklarımızı adeta “robot insana” dönüştürmüş durumdadır. Her müessif olay sonrası yahut suç işleyen her yetişkin veya çocuk için, “Zaten psikolojik sorunları vardı” veya “Meczup biriydi” deyip sorumluluktan kaçamayız. Hiçbir çocuk doğuştan sorunlarıyla dünyaya gelmez. Aile reisinden devlet reisine kadar her seviyedeki her insan mesuldür. Sevginin, şefkatin, merhametin ve vicdani sorumluluk şuurunun, mesuliyet bilincinin bireysellikten çıkıp, toplumsal bir vaziyete dönüşmesi ve her bir ferdin, milli şairimiz Mehmet Akif’in, Hz. Ömer’e (ra) söylettiği;
“Kenar-ı Dicle’de bir kurt kapsa koyunu,
Gelir de adl-i İlahi Ömer’den sorar onu.” kıvam ve keyfiyete gelmesi için gayret gösterilmelidir.
Şu vahim olay bize, “kutsiyet” dediğimiz hak ve hakikatin toplumsal vicdana hâkim olmasına engel olan ideolojik ve siyasi saplantı, peşin hüküm, önyargı, yargısız infaz… gibi zihinsel esaret bariyerlerinden kurtulmamız gerektiğini adeta haykırıyor. Kutsiyetten arındırılmış fertler, sistemler, eğitim-öğretim müesseseleri… “Neme lazım başkası düşünsün!” deyip, hak-hukuk gaspına sessiz kalmak hamiyet sahibi bir millete yakışan bir tavırdır değildir. Madem davamız millet ve memlekettir, o vakit, herkesin elini taşın altına koyması lazımdır.
Şairimiz bizi uyarıyor:
“Sâhipsiz olan memleketin batması haktır;
Sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır.”(Mehmet Akif)
**