“Bırak tahsili evladım, sen ilkin haya öğren!”
(M. Âkif, Safahat)
Ömrü, milletinin maddi manevi ızdıraplarını, acılarını terennüm etmekle, yasını tutmakla geçmiş, felaket asrının mustariplerinden İstiklâl Marşı şairi Âkif gibi bir şahsiyeti, “duyarsız olmakla” itham eden o dönemin kolejli bir gencine, tırnak içindeki o sözle cevap vermiştir.
Sitemizin değerli yazarlarından ilahiyatçı Prof. Dr. Atilla Yargıcı Hoca’nın, geçen haftaki, “Başörtüsü Düşmanlığı Yapan Başı Açık Hatice” başlıklı yazısına konu olan müessif olaydaki kız gibi niceleri maalesef, millî ve manevî değerlerimize saldırmayı herhalde “medenîlik” zannediyorlar. “Cahil cesur olur” derler. Lakin bu cesareti fıtratından değil; cehaletindendir. Cehalet de derece derecedir. En kötüsü de -hatta- cehaletin nirvanası, “Bilmediğini de bilmemek”tir. Bu olaya sebebiyet veren kız da muhtemelen böyle biri olsa gerektir. Yaşadığı ülkeye, milletine, ecdadına, tarihine, diline, dinine, örf ve adetine sadece “yabancı” değil; “medenî” veya “Avrupaî” olmayı da “açıklık-saçıklık” zanneden modern zamanların “modern cahil”i. Allah (cc) ıslaha kabil olanları ıslah eylesin. Ben de mustarip şairimiz gibi, “Bırak konuşmayı evlat! Sen önce kendi dinini öğren!” diyorum. Kim bilir, anne-babası bu kıza hangi güzel duygu ve düşünceyle müminlerin annesi Hz. Hatice (r. anha) validemizin ismini vermiş ve peşinden “İsmiyle müsemma olsun!” diye dua etmişlerdir. İslâm’a olan kin ve nefretini, hemcinsi başörtülü bir kadına saldırmakla açık eden Hatice isimli bu kadın, eminim ki, “İnsaniyet-i kübra İslâm’dır” hakikatini, iman hakikatlerini ve İslamiyet’in kemalâtını bilmiş olsaydı asla böyle bir hakarette bulunmazdı. Hz. Ali’ye (ra) atfedilen bir sözde şöyle demiş: “Kişi bilmediğinin düşmanıdır.” Çünkü “hakikati bilmemek” manasındaki cehalet, kişinin, farklı duygu ve düşünceler karşısında korku, kaygı ve önyargısını tetikler. İdeolojileri “deli gömleğine” benzeten merhum münevverimiz Cemil Meriç de “İnsanın insanlaşması, kutsala inanması ile başlar” der.
“Şu zamanın medenî engizisyonu müthiş bir vesileyle, bazı ezhanı telkih ile bir kısım nâmeşru evladını vücuda getirip, İslâmiyet’e karşı kinini ve hiss-i intikamını icra eder. Diyanetsizliğe veya laubaliliğe veya Hıristiyanlığa temayülü ve İslâmiyet’ten şüpheyle soğutmaya kapı açmak ister.”
(Eski Said Dönemi Eserleri, Devaü’l Yeis)
Bu Engizisyoncular:
- İnsanları sefahet ve dalalete sevk eden, Deccalizm denen inkâr-ı Uluhiyet cereyanını “Avrupalılık” veya “Avrupaîlik” ya da “medenîlik” zanneden;
- “Avrupa ikidir.” (Bediüzzaman, 17. Lema) hakikatini bilmeyen;
- Merhum tarihçimiz İsmail Hami Danişmend’in iki ciltlik vesikalı Tarihi Hakikatler kitabında söylediği “Avrupa tarihi vahşet tarihidir” sözünden;
- Yine merhum tarihçimiz Halil İnalcık hocanın iki ciltlik Devlet-i Aliyye eserinden;
- İspanya Yahudilerinin engizisyonun zulmünden ecdadımıza, yani Osmanlıya sığındığından;
- Engizitörlerin (engizisyoncuların) çoğunun üniversitelerde ders veren ilahiyatçı veya hukuk öğreten rahipler olduğundan;
- İstanbul’un fethinden az evvel halkın, “Kardinal külahı görmektense Osmanlı sarığını tercih ederiz” dediğinden;
- “Avrupa karanlık katedrallerde dualar mırıldanırken, Müslüman Doğu, Endülüs’te muazzam bir medeniyet kurmuştur” (Cemil Meriç, Sosyoloji Notları) sözünden;
- Mesela, İspanya’da muhteşem bir medeniyet kuran Endülüslü Müslümanlar, başta Elhamra Sarayı olmak üzere, yaptıkları her eserin neredeyse her taşına, Yusuf suresinin 21. Ayetinden ilham alarak “Allah’tan başka galip yoktur.” sözünü kazıdıklarından…
Bütün bunlardan ve benzeri binlerce tarihi gerçeklerden ve mazisinden, yâni kısaca, kendinden, kendi tarihinden ve mefahirinden haberi yahut nasibi olmayan cahil insanlardan, içtimai hayatta insanî bir tavır ve davranış beklemek fazla iyimserlik olur. Gölge etmesinler başka ihsan istemeyiz.
Son sözümüz; enaniyetli ve maskeli asırda medeniyeti bildiğini zanneden sözde “medenilere(!?)” olsun.
“Hakikî medeniyet, nev-i insanın terakki ve tekemmülüne ve mahiyet-i nev’iyesinin kuvveden fiile çıkmasına hizmet ettiğinden, bu nokta-i nazardan medeniyeti istemek, insaniyeti istemektir.”
(Divan-ı Harb-i Örfi)
**