“‘Söylenene bak, söyleyene bakma’ söylenilmiştir. Fakat ben derim: Kim söylemiş? Kime söylemiş? Ne içinde söylemiş? Niçin söylemiş? Söylediği sözü gibi dikkat etmek, belâğat nokta-i nazarından lâzımdır, belki elzemdir.”
(Muhakemat)
“Dikkatsizlik körlüğü veya algısal körlük (nadiren dikkatsizlik körlüğü olarak adlandırılır), bir bireyin, görme kusurları veya eksikliklerinden ziyade tamamen dikkat eksikliğinden dolayı, açık görüş alanındaki beklenmedik bir uyarıcıyı algılayamaması durumunda ortaya çıkar. Belirli bir durumda tüm uyarıcılara dikkat etmek imkânsız hale geldiğinde, bireyler beklenmedik ancak genellikle belirgin nesneleri veya uyarıcıları göremedikleri için geçici bir "körlük" etkisi meydana gelebilir.”
(Vikipedi)
“Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilir”
(Hz. Mevlâna)
Şu veciz ifadenin ne kadar haklı ve hakikatli bir söz olduğunu şimdilerde daha iyi anlıyoruz. Bizim konumuz, biyolojik anlamdaki gözle ilgili renk körlüğü değil; psikososyal anlamdaki beşerî ve içtimaî ilişkilerde yaşadığımız, yanlış anlama, yanlış ifade ve algılamayla ilgili “kavram körlüğü” meselesidir. Zira bu körlük, zaman zaman bireysel ve toplumsal çatışmalara, kavgalara ve kutuplaşmalara sebep olmaktadır.
Kavram körlüğüne omuz ve destek veren bir başka körlük de ideolojik körlük olup, insanların kendi ideolojik görüşlerine sadakatle veya ön yargıyla başka görüşleri kabul etmeme veya reddetme halidir. Bu körlükten kurtulmanın çaresi; farklı duygu, düşünce ve fikirlere saygılı ve açık olma, empati, sorgulayıcı ve eleştirel düşünmedir. Eleştirel düşünme ve sorgulama ise, “Hakkın hatırı âlidir; hiçbir hatıra fedâ edilmemek gerektir.” (Münazarat) düsturuna riayet edilmediğinden nadiren yaptığımız hatta hiç beceremediğimiz bir şey.
“Tebeddül-ü esmâ ile hakaik tebeddül etmez.”
(T. Hayat)
ve
“Lâfızların tebeddülüyle mânâ tebeddül etmez,”
(M. Nuriye)
“İsimlerin ya da kelimelerin değişmesi gerçeği değiştirmez.” gerçeği ortada iken, toplumun bazı kesimlerinde bazı kelime ve kavramlara karşı ideolojik ve ön yargılı bir yaklaşım, menfi ve jakoben bir tavır vardır. Oysa ideolojiler, Cemil Meriç merhumun ifadesiyle, “İdrakimize giydirilen deli gömlekleridir.” Bu deli gömleklerinden kurtulmamız gerekir.
Eskilerin mefhum, bizim kavram dediğimiz şeyi TDK şöyle tanımlıyor: “Bir nesnenin, bir duygunun ya da düşüncenin zihindeki soyut ve genel tasarımı, anlamı, anlam yükü.”
Kavram Körlüğü meselesinde kelime ve kavramlara, taassup ve cehlin (ki, cehil özür değildir), ön yargı ve ideolojik şartlanmışlık… ve bunun gibi sebeplerle yanlış mana verdiğimiz takdirde, çatışma kaçınılmazdır. Yaşadığımız zamanın en önemli sorunlarında biri, belki birincisi budur. Hak, hakikat ve hikmet vb. kavramları meselesinde de kavram kargaşası ve yanılgısı sebebiyle kafalar karışık.
Mesela, bugün en çok kavram körlüğü ve bu sebeple çatışma yaşadığımız konulardan biri, “eleştiri” meselesidir. Eskilerin tenkit bizim eleştiri dediğimiz kavramın haklı olup olmadığına bakmaksızın, eleştiriyi, ısrarla şahsa veya makama hakaret yahut tehdit olarak telakki ederek eleştiri yapanı silahla veya sopayla ya da hapisle cezalandırmaya meyilli şiddet toplumuna dönüştük. Bu meselede sosyal medya mecraları maalesef olumsuz bir rol hem de başrol oynamaktadır.
Mesela, “israf” kavramı da öyle. İsraf denince akla ilk gelen şeyler yeme-içme ve harcama konusu olmaktadır. Oysa sözün ve zamanın israfından tutun da tabii ve beşerî kaynakların, maddiyatın, ömrün (ömrü heder), hatta hayatın israfı… kısaca yerinde ve yerince istimal edilmeyen her şey israfa dahil edilebilir. “Hayırda israf olmadığı gibi israfta da hayır yoktur.” Günümüzde hem şahsî, ailevî, toplumsal hayatımız hem kamudaki iktisadî ve içtimaî vaziyetimiz, israf kavramını tam manasıyla şerh ve izah eder mahiyettedir. Buralara bakınca, israfın ne anlama geldiğini ayan-beyan görebiliyoruz.
Mesela, herkesin her vakit ihtiyaç duyduğu “adalet” de kavram körlüğüne kurban edilen meseleden birisi. Aileden devlete, nizamdan intizama mülk olarak adlandırdığımız ne varsa hepsinde adalet mülkün temeli iken, sadece adliyedeki adli vakalara hasrettiğimizden, adalet, manayı hakikisi ile hükmünü icra edememektedir. “Madem ki arzda nizam var, muvazene de olmalıdır. Hatta nizam, muvazeneye tabidir.” (İşârâtü’l-İ’câz) Nizam ve muvazenede de elbette adalet olacaktır ve olmalıdır.
Mesela, bugünlerde çok sık duyduğumuz, dünyanın ortak sorunu haline gelen “yolsuzluk” ve bunun farklı bir türü ve türevi olan “hırsızlık” kavramı.
“Yolsuzluk kavramı kelime kökeni Latince ruhsal kirlilik, ahlaksızlık, kötülük anlamındaki “corruptionem” kelimesinden türemiş ve zamanla ‘yolsuzluk, şımartma, baştan çıkarma, bozuk durum’ anlamlarını da kazanmış olan İngilizce “corruption” kelimesinin karşılığı olarak kullanılmaktadır. Anlam karşılığı, yetkilendirilmiş bir pozisyondaki kişi veya kuruluş tarafından yasa dışı çıkarlar elde etmek veya kişisel kazanç amacıyla yetkiyi kötüye kullanma şeklindeki sahtekârlık eylemidir.”
(Ejder Çelik, Toplumsal Bozulmanın Yönetsel Parametreleri)
Diğer bütün kavramlar bunlara kıyas edilerek, nasıl bir kavram körlüğü içinde yaşadığımız daha net anlaşılabilir. Algı operasyonuna maruz kalmış, kavram körlüğü yaşayan, özellikle gelişmemiş ülke ortamlarındaki insanlar düşünmeye ve sorgulamaya vakit bulamadıklarından doğru ve sağlıklı karar vermesi de mümkün olmamaktadır.
Son söz; en kötü körlük de -kanaatimce-, “muharrik-i vicdan” denilen “kutsiyetin” (Bediüzzaman) artık körelmiş vicdanlara yeterince tesir edememesi; yani Vicdan Körlüğü ya da Vicdanın Körelmesidir ki, bu nevi körlüğün fenalığı daha şümullü, tedavisi de hayli zor ve zaman alıcıdır.
**
Kıymettar okuyucuların Ramazan-ı Şerif bayramını tebrik eder, hakiki bayramlara vesile olmasını dilerim.