Kıymettar okuyucularımız hatırlayacaktır, geçen haftaki yazımızda, vaktiyle bahar mevsiminde yaşamış, iktisadî ve içtimaî hayatımızın yükünü omuzlamış, bugün güz mevsiminin ikindi vaktini yaşamakta olan emekli ve yaşlılarımıza, son dönemde bilhassa iktisadî kaygılarla; bir tarafta şatafat ve israfın beri yanda zaruret halinin yaşandığı bir dönemde, inancımızla hiç örtüşmeyen ve insaniyete hiç yakışmayan tarzda muameleden bahsetmiştik. Sebep ne olursa olsun, yaşlılarımız böyle bir muameleyi en başta insan olmak hasebiyle hak etmiyorlar.
Bediüzzaman Hazretleri, “Kastamonu'da Hâlıkımızı bize tanıttır" diyen lise talebelerine “mektep fünûnunun dilleriyle verdiği derste”, ahirete işaretle insanı öyle tanımlıyor ki, yaşlı da olsa insana, bırakın partal eşya muamelesi yapmayı, her daim arz-ı hürmet yapılması iktiza ediyor. Fakat ne acıdır ki, bu insanlara kötü muameleyi reva gören de yine kendilerine “insan” denilen hem cinsinden varlıklardır. “Cahil cesur olur.” denilmiş. Lakin onun bu cesareti gözü pekliğinden değil; cehlinden gelir. “Âlim olan mazur değildir.” Cehil de özür değildir. O vakit, yine Hz. Üstad’ın ifade ettiği üç düşmandan biri olan cehaletle (diğerleri ihtilaf ve fakr u zaruret) mücadele etmek öncelikli bir -belki- birinci vazife olmalıdır. Zira devrimizde yaşadığımız kötülüklerin bir sebebi de bu üç düşmanın içtimaî hayatımızda kendine yer bulmasıdır.
Evet, “Hem madem gözümüzle görüyoruz ve aklımızla anlıyoruz ki;
- İnsan şu kâinat ağacının en son ve en cemiyetli meyvesi,
- Ve hakikat-ı Muhammediye aleyhissalâtü vesselâm cihetiyle çekirdek-i aslîsi,
- Ve kâinat Kur'ân'ının âyet-i kübrası,
- Ve İsm-i Âzamı taşıyan âyetü'l-kürsîsi,
- Ve kâinat sarayının en mükerrem misafiri,
- Ve o saraydaki sair sekenelerde tasarrufa mezun en faal memuru,
- Ve kâinat şehrinin zemin mahallesinin bahçesinde ve tarlasında, varidat ve sarfiyatına ve zer' ve ekilmesine nezarete memur,
- Ve yüzer fenler ve binler sanatlarla teçhiz edilmiş en gürültülü ve en mesuliyetli nâzırı,
- Ve kâinat ülkesinin arz memleketinde, Padişah-ı Ezel ve Ebedin gayet dikkat altında bir müfettişi, bir nevi halife-i arzı,
- Ve cüzî ve küllî bütün harekâtı kaydedilen bir mutasarrıfı,
- Ve semâvât ve arz ve cibâlin kaldırmasından çekindikleri emanet-i kübrâyı omuzuna alan,
- Ve önüne iki acip yol açılan, birinci yolda zîhayatın en bedbahtı ve ikinci yolda en bahtiyarı,
- Çok geniş bir ubudiyetle mükellef bir abd-i küllî,
- Ve Kâinat Sultanının İsm-i Âzamına mazhar ve bütün esmâsına en câmi' bir âyinesi
- Ve hitabât-ı Sübhâniyesine ve konuşmalarına en anlayışlı bir muhatab-ı hassı,
- Ve kâinatın zîhayatları içinde en ziyade ihtiyaçlısı,
- Ve hadsiz fakrıyla ve acziyle beraber hadsiz maksatları ve arzuları ve nihayetsiz düşmanları ve onu inciten zararlı şeyleri bulunan bir biçare zîhayatı,
- Ve istidatça en zengini,
- Ve lezzet-i hayat cihetinde en müteellimi ve lezzetleri dehşetli elemlerle âlûde,
- Ve bekaya en ziyade müştak ve muhtaç ve en çok lâyık ve müstehak ve devamı ve saadet-i ebediyeyi hadsiz dualarla isteyen ve yalvaran ve bütün dünya lezzetleri ona verilse, onun bekaya karşı arzusunu tatmin etmeyen,
- Ve ona ihsanlar eden Zâtı perestiş derecesinde seven ve sevdiren ve sevilen çok hârika bir mucize-i kudret-i Samedâniye ve bir acûbe-i hilkat,
- Ve kâinatı içine alan ve ebede gitmek için yaratıldığına bütün cihazat-ı insaniyesi şehadet eden, böyle yirmi küllî hakikatler ile Cenâb-ı Hakkın Hak ismine bağlanan…” (Meyve Risalesi)
Son söz; Allah’ın (CC) bu derece ehemmiyet verip donattığı insana, partal eşya muamelesi yapmak, en hafif ifadesiyle Hakk’a karşı haksızlık ve Hak ismine bir saygısızlıktır. Velhasıl, yakamızı cehalet, taassup ve taklitten acilen kurtarmak zorundayız. Bunun yolu ve yöntemi de Risale-i Nurlardadır.
**