“Ve her şey bittiğinde hatırlayacağımız düşmanlarımızın sözleri değil, dostlarımızın sessizliği olacaktır.”
(Aliya İzzetbegoviç)
Tarihe yön vermiş, ardı sıra tarihte derin izler bırakmış insanlar vardır. Kendi çağlarıyla birlikte ardından gelen çağları da aydınlatan söylem ve eylemlere imza atmışlardır. Bunlardan birisi de yakın tarihimizin bilge lakabını hakkıyla hak etmiş devlet adamlarından merhum Aliya İzzetbegoviç’tir. Başlıktaki sözün sahibi bu bilge, zalimlerin zulümleriyle birlikte dostların sessizliğini bizzat yaşamış biridir. Evet, zulümden daha acı olan zalimin zulmü karşısında dostların sessizliğidir.
Mesela, Avrupa kıtasının ortasında, Bosna Hersek katliamında sözde demokrat ve hür Batı dünyasının (bilhassa İkinci Avrupa);
Mesela, Afrika’nın değişik yerlerinde ve Asya kıtasındaki Myanmar (Burma)’da Arakanlı Müslümanlara uygulanan etnik temizlik yani soykırımda, Gazze katliamında (ki, ulusal basından bir gazete ‘Filistin İçin Avrupa Ayakta İslâm Dünyası Nerede?’ (24.8.2026 diye manşet atmış) ve İran- İsrail savaşında, “Zulme rıza zulümdür” düsturuna riayet edemeyen İslâm dünyasının;
Mesela, Çin’in Uygur Türklerine yıllardır uyguladığı sistematik baskı, zulüm ve asimilasyon karşısında Türk dünyasının sessizliği gibi… hakeza.
Geriye başka dünya kaldı mı?
Nebevî ikaz:
“Cihadın en faziletlisi, zalim idarecinin karşısında hakkı ve adaleti söylemektir.” (Hadis)
Rivayet odur ki, Hallac-ı Mansur “Enel-Hak / Ben Hakk’ım” dediği için idama mahkûm edilmiş, sehpaya giderken halkın attığı taş değil; bu sırada dostu Şibli’nin gözyaşlarıyla “vefa adına” attığı gül onu yaralamış; dostuna, “Taş atanlar durumu bilmeyen cahillerdir, onların taşları beni incitmedi. Ama halden anlayan dostun attığı gül canımı yaktı, beni yaraladı.” demiştir.
Balkanların Bilge Devlet Adamı Aliya İzzetbegoviç de Hakk’ın hatırını âli tutarak ve haklı olarak yukarıdaki sözü söylemiş, dost bildiklerine “dostlarımızın sessizliği” ifadesiyle sitemde bulunmuştur. Aynen öyle de bugün, katliam yapan düşmanların sözleri değil, katliamı yapan katillere sessiz kalan ya da “insan nisyan ile maluldür” fehvasınca katilleri unutuveren dostların neden sessiz kaldığı konuşuluyor. Muhtemelen kıyamete kadar da konuşulacaktır.
“Zulme rıza zulümdür, küfre rıza küfürdür” dersini, hafızalarımıza çivi ile çakarcasına yıllarca dinledik. Söz; hak ve hakikatin kendisi idi. Fakat, “Âyinesi iştir kişinin, lâfa bakılmaz” (Z. Paşa) hükmünce, geçmiş zamanın bir diliminde ve bizim coğrafyamızda bu hakikatli sözün hayat pratiğine pek yansımadığını acı da olsa müşahede ettik. Bosna-Hersek yahut Gazze veya dünyanın sair yerlerindeki katliamlarda dost sessizliği sadece örneklerden birkaçı. Fakat acı ve kötü örneklerinden…
Bizim coğrafyanın hastalığı zafiyettir. Mesele, sadece zaaf-ı diyanete münhasır da değildir. “TDK’ya göre zaaf; düşkünlük, irade zayıflığı, eksiklik veya yetersizlik” anlamlarına gelir. Bireylerin kutsala olan inancı ve kuvve-i maneviyesi güçten düştükçe zaaflar güç kazanmaya başlar. Zaafın onlarca çeşidi vardır. İnanç zafiyeti, ideolojik zafiyet, gücü elde tutma ve iktidarda kalma zafiyeti, makam-mevki, şan- şöhret zafiyeti, servet zafiyeti, karşı cins zafiyeti, maddiyat zafiyeti … hakeza, siz listeyi uzatabilirsiniz.
Kıymettar okuyucular haklı olarak “Siz de olan biten her şeyi inanca / maneviyata bağlıyorsunuz!” diyebilirler. Evet öyle. İnsan denilen varlık hem madde hem manadır. Hatta maddeden ziyade manadır. Bugünkü içtimaî, iktisadî ve siyasî sorunların temelinde, -kanaatimce- insan denen bu antika sanat eseri varlığın -bağışlayın-, bedenindeki rahatsız edici bir tüy için bile çözümler aranırken, maneviyatının ihmal veya göz ardı edilmesi vardır. Fertler için geçerli olan şeyler milletlerin toplumsal bünyesi için de geçerlidir.
Yüzyılımız ittihat ve güçlü ittifakları zorunlu kılan bir çağdır. İttifak; güç birliği, güçlü ses ve mukavemet demektir. Onlarca “bir… bir”leri olan ülkeler, ortak savunmadan ortak menfaatlerin korunmasına varıncaya kadar, “ilcaat-ı zamanı” nazara alarak güçlü ittifaklar tesis etmelidirler. Hem kendileri zulme ve haksızlığa uğramasın hem zulme, işgale ve haksızlığa maruz kalmış mazlum milletlerin de himaye edicisi ve sığınağı olabilsinler. Yoksa “kendisi himmete muhtaç bir dede” kaldıkça, ne melce / sığınak ne mence / kurtaracak yer olma vaziyeti ifa edilemez.
Son söz; muhtaçlık halimiz, Müslüman coğrafyaya ve İslâm’ın izzetine yakışır bir hal değildir. Yanlış anlaşılmasın, manen muhtaç değiliz.
**