Bize Ayna Tutan Hikâyecik

Raşit Duran

Aynalar bize çeki-düzen vermez; biz aynalara bakarak kendimize çeki düzen veririz. Bu anlamda teşbihler, temsiller ve hikayecikler de birer aynadırlar. Aynalar, sosyal hayatımızda önemli yer işgal ederler. Edebiyatın farklı alanlarında da “ayna” metaforu sıkça kullanılır. Bunun iki güzel örneğinden birisi şu beyittir:

Âyinedir bu âlem, her şey Hak ile kaim,
Mirat-ı Muhammed’den Allah görünür daim.

(Barla L.)

Bir diğeri de:

Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz,
Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde
.”

(Ziya Paşa)

Hani kimi dizilerin başlangıcında şöyle bir cümle vardır: “Gerçek hayat hikayesinden uyarlanmıştır.” Aynen öyle de Risale-i Nur Külliyatının Yirmi Üçüncü Sözünde olduğu gibi daha başka pek çok yerinde hakikatler; kolayca anlaşılsın diye teşbihler ve temsili hikayeciklerle anlatılır. Bu Kur’anî bir tarzdır. Mesela, gelecek hikâye, günümüz insanını, bu insanın karakteristik ve kişilik özelliklerini, halet-i ruhiyesini anlatıyor. Aynı zamanda hem ihtar ediyor hem uyarıyor hem de derdin devasını gösteren reçetesini sunuyor.

Gerçeği temsille anlatan bu hikâyeciği beraber okuyalım:

“Vaktiyle iki adam hem bellerine hem başlarına ağır yükler yüklenip, büyük bir sefineye birer bilet alıp girdiler. Birisi, girer girmez yükünü gemiye bırakıp, üstünde oturup nezaret eder.

Diğeri hem ahmak hem mağrur olduğundan, yükünü yere bırakmıyor. Ona denildi: “Ağır yükünü gemiye bırakıp rahat et.”

O dedi: “Yok, ben bırakmayacağım. Belki zayi olur. Ben kuvvetliyim; malımı belimde ve başımda muhafaza edeceğim.”

Yine ona denildi: “Bizi ve sizi kaldıran şu emniyetli sefine-i sultaniye daha kuvvetlidir, daha ziyade iyi muhafaza eder. Belki başın döner, yükünle beraber denize düşersin. Hem gittikçe kuvvetten düşersin. Şu bükülmüş belin, şu akılsız başın, gittikçe ağırlaşan şu yüklere takat getiremeyecek. Kaptan dahi, eğer seni bu halde görse, ya divanedir diye seni tard edecek ya ‘Haindir gemimizi itham ediyor, bizimle istihza ediyor. Hapsedilsin!’ diye emredecektir. Hem herkese maskara olursun. Çünkü, ehl-i dikkat nazarında:

  • Zaafı gösteren tekebbürünle,
  • Aczi gösteren gururunla,
  • Riyayı ve zilleti gösteren tasannuunla /yapmacıkla kendini halka müdhike / gülünç yaptın. Herkes sana gülüyor.” denildikten sonra o biçarenin aklı başına geldi. Yükünü yere koydu, üstünde oturdu. “Oh, Allah senden razı olsun. Zahmetten, hapisten, maskaralıktan kurtuldum.” dedi.

İşte, ey tevekkülsüz insan! Sen de bu adam gibi aklını başına al, tevekkül et. Tâ bütün;

  • Kâinatın dilenciliğinden,
  • Her hadisenin karşısında titremekten,
  • Hodfuruşluktan,
  • Maskaralıktan,
  • Şekavet-i uhreviyeden,
  • Tazyikat-ı dünyeviye hapsinden kurtulasın.”

Şu hikâye; özellikle -sosyolojik anlamda- kavramların daraltıldığı, hatta içi boşaltılarak bağlamından koparıldığı ve kavram kargaşasının yaşandığı zamanımızda yanlış anlam yüklediğimiz manevi hastalıklarından birisi de tevekkülsüzlük; onun netice verdiği ahmaklık ile gurur gibi kötü kişilik özelliklerini nazara verip, reçetesini de istifademize sunuyor. Demek, bugün çok az istimal ettiğimiz ya da hiç kullanmadığımız, manevi derdimize deva, hastalığımıza şifa olacak onlarca ilacın içinde, kullanıldığı takdirde tek başına tevekkül ilacı bile insanı türlü belalardan ve dünya hapishanesinden kurtarabilecek hasiyete / özelliğe sahiptir.

Hakikati anlatan bu hikâye; tevekkülsüz insanların düştükleri kötü durumları da nazara veriyor. Şöyle ki;

  • Zaaf / zayıflık ve tekebbür / büyüklenme,
  • Acizlik ve gurur,
  • Riya / gösteriş, zillet / aşağılık, tasannu / yapmacık hareket,
  • Kâinata dilencilik,
  • Her olay karşısında titreme,
  • Hodfuruşluk / kendini beğendirmek,
  • Maskaralık / rezil olmak,
  • Uhrevi şekavet / ahiretteki mutsuzluk,
  • Tazyikat-ı dünyeviye / dünyevi sıkıntılar.

Evet, derseniz ki, “Bunların hepsi kâmil manada, tam ve eksiksiz günümüzde ve bizde mevcuttur, biz de bunlardan mustaribiz.” O vakit, Risale-i Nur denen reçeteyi kullanmanın tam yeri ve zamanıdır.

Demek, iman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dâreyni iktiza eder. Fakat yanlış anlama. Tevekkül, esbabı bütün bütün reddetmek değildir. Belki, esbabı, dest-i kudretin perdesi bilip riayet ederek; esbaba teşebbüs ise, bir nevi dua-yı fiilî telâkki ederek, müsebbebatı yalnız Cenâb-ı Haktan istemek ve neticeleri Ondan bilmek ve Ona minnettar olmaktan ibarettir.”

(23.Söz)

**

İlk yorum yazan siz olun
BİLİYOR MUSUNUZ? Araştırmalar gösteriyor ki düzenli yorum alan bir yazar, kendisini bekleyen kitleyi daha iyi anlıyor ve kendisinden beklenen çalışmaları ortaya koymak için yazma disiplinine bağlı kalıyor. Unutmayın nezaketle yorum yapan her okuyucu yazarın editörüdür.

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve TAMAMI BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.