Beşinci İstasyon

Raşit Duran

(Mesnevi-i Nuriye’den mülhem bir hikâyeciktir)

İki katlı kerpiç hanay evin güneye bakan tarafında, uzun servilerle çevrili ve asmalı bahçedeki incir ağacının altında oturduğu tahta sandalyeden, iki elini beline destek yaparak doğruldu. Birisi gelecekmiş gibi uzaklara baktı. Düşünceliydi. Kendi kendine, “Demek ben bir Mâcırım” dedi. Âdem Efendi köyde öyle bilinirdi. Köylüler muhacir demek yerine, telaffuzu zor olsa gerek, kestirmeden Mâcır derlerdi ona. Köyün yerlisi değildi. Ailecek küçükken başka yerden göçüp gelmişlerdi. Evin tek çocuğuydu. Delikanlılık çağına gelmiş, askerliğini de yapınca köyden kendisi gibi evin tek kızı Havva ile evlendirmişlerdi. Anne babası öleli yıllar olmuş, anası da babası da köylülerdi. Bu arada hanımı, elinde içinde yeşilliklerle dolu, gümüş renkli alüminyum kevgirle, kerpiç evin tahtadan yapılmış, küçük ve yeşil boyalı giriş kapısında belirdi:

Hayırdır Âdem Efendi, derin düşünceler dalmışsın!

Ben Mâcır’mışım Havva Hanım.

Kim dedi?

O dedi.

O kim?

Nuri Efendi.

Yanlış duymuş olmayasın? “Yolcusun” demiş olmasın?

Sahi, yolcusun dedi galiba.

Ha muhacir ha yolcu ne fark eder ki Efendi? Şimdi bunu mu kafaya taktın?

Hanımı mutfağa işine dönerken, tamam anlamında kafasını sallayan, seksen ikiden bir gün almış Âdem Efendi de kalktığı tahta iskemleye tekrar oturdu. Yönü kıbleye dönük, elleri sanki namazdaymış gibi dizlerinin üstünde, ne kadar oturdu kendi de bilmiyordu. Birkaç gün önce gittiği bir dost meclisinde, kırmızı kaplı bir kitaptan, çok sevdiği yakın arkadaşı Nuri Efendi’nin kendilerine tane tane okuduğu şeyler gelmiş olmalıydı hatırına:

“İ’lem eyyühe’l’ aziz! İnsan bir yolcudur. Sabâvetten gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede kadar yolculuğu devam eder. Her iki hayatın levazımatı, Mâlik’ül-Mülk tarafından verilmiştir.”

(Mesnevi-i Nuriye)

Dinlediği şeylerden kendince dersler çıkardı: “Yolculukta mola verilen istasyonlar varmış. İnsan denen yolcunun birinci istasyonu çocukluk, ikinci istasyonu gençlik, üçüncü istasyonu ihtiyarlık, dördüncü istasyonu kabir, beşincisi haşir. Burada dur hele!” dedi. Köye nasıl geldiğini bile tam olarak bilmeyen Mâcır Âdem Efendi’nin aklına, durup dururken nereden gelmişti bu istasyon meselesi? Yaşının seksen ikiye girmiş olmasından mı yoksa yolculuğun üçüncü istasyonuna gelmiş olmasından mı? Zaten seksen yıldır hayat yolculuğu devam etmiyor muydu? Yoksa yolculuk, sekseninden sonra hız mı peyda etmişti? Hem kara trene ilk ve son defa askerlik yapmak için Trakya’ya giderken binmişti. Kaç saat gittiler, kaç istasyon geçtiler onu bile unutmuştu. Kafasında onlarca sual… Antika haline gelmiş tahta iskemlede otururken hanımının ikinci defa seslenişiyle kendine geldi:

Âdem Efendi, sana ıhlamur yaptım!

Çayı da severdi ama nedense ıhlamuru daha çok seviyordu. Belki kokusundan, belki tadından, belki renginden … Hanımı, sağ yanındaki örtüsüz tahta masaya bıraktı kulplu ıhlamur dolu cam bardağı.

Sağ ol hanım eline sağlık!

Tam dönüp gidiyordu ki, Âdem Efendi,

Hanım, biz kaçıncı istasyondayız? Çıkın hazır mı? dedi.

Çıkın dediği, azığın konduğu bez torbasıydı. Yıllarca koyun gütmeye giderken çıkınını hiç yanından ayırmamış, onunla âdeta bütünleşmişti. Şaşıran hanımı,

Ne istasyonu Efendi ne çıkını?

Eve girerken, ancak kendisinin duyabileceği bir sesle, “Hayırdır inşallah, Mâcır’ın kendinden evvel hafızası çıkmış yolculuğa!” dedi. Yolculuk, istasyon, çıkın… Üç bilinmeyenli denklem gibi. Seksenine daha iki sene kalmış hanımının da kafası karışmaya başladı. Bu üç kelimeyi mırıldanarak girdi küçük yeşil tahta kapıdan içeri. “Yolculuk… İstasyon… Çıkın” Aklına Nuri Efendi geldi. Çünkü bu yolculuk ve istasyon meselesinden ona Nuri Efendi bahsetmişti. “Hemen Nuri Efendi’ye gidip bunları sormam lazım” dedi. Alelacele üstüne bir şeyler alıp, incir ağacının altında hâlâ aynı vaziyette oturan Mâcır Âdem’e hiçbir şey demeden, hızlıca Nuri Efendi’nin evinin yolunu tuttu. Köy camisinin dibindeki ana yoldan karşı dar sokağı geçip, bahçeli küçük bir eve ulaştı. Cümle kapısına varınca seslendi:

Emine Hanım!

Küçük, siyah boyalı, demir cümle kapısından,

Buyur Havva abla!

Nuri Efendi evde mi, bir şey soracaktım.

Evde, gel buyur!

İçeri beraber girdiler. Âdem Efendi gibi seksen ikisine girmiş Nuri Efendi sedire oturmuş, gözlüğünü takmış, kırmızı kaplı bir kitap okumaktaydı. Havva hanımı görünce, kitabını kapatıp ayağa kalktı.

Havva Hanım hoş geldiniz, buyurun, deyip karşısındaki sedirde yer gösterdi.

Hoş bulduk Nuri Efendi. Sizi fazla meşgul etmeden meramımı anlatayım. Bizim Mâcır’a bir haller oldu. Korkmaya başladım. Durmadan, ‘yolculuk, istasyon, çıkın’ deyip duruyor. Allah aşkına nedir bunlar?

Meseleyi hemen anlamıştı Nuri Efendi. Tebessüm ederek, korkmaması gerektiği söyleyip elindeki kırmızı kapaklı kitabı tekrar açtı, eliyle otur işareti yaptı. Mâcır Âdem’in de bulunduğu dost meclisinde onlara okuduğu şeylerin aynısı tane tane ona da okudu. Havva hanım yeniden dünyaya gelmiş gibiydi. “Yolculuk, istasyon, azık” denklemi çözülmüştü.

Hay Allah senden razı olsun Nuri Efendi! Az daha Mâcır aklını kaçırmış sanacaktım.

Bu sefer, üçlü denklemi mırıldanma sırası Havva hanıma gelmişti. O da “Yolculuk… İstasyon… Çıkın” diye diye evine döndü. Âdem Efendi hâlâ oturduğu yerde aynı vaziyetteydi. Yanına vardı, sağ elini sağ omuzuna koydu:

Âdem Efendi! Üçüncü istasyondayız, beşinciye vakit var, hadi kalk!

**

İlk yorum yazan siz olun
BİLİYOR MUSUNUZ? Araştırmalar gösteriyor ki düzenli yorum alan bir yazar, kendisini bekleyen kitleyi daha iyi anlıyor ve kendisinden beklenen çalışmaları ortaya koymak için yazma disiplinine bağlı kalıyor. Unutmayın nezaketle yorum yapan her okuyucu yazarın editörüdür.

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve TAMAMI BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.