Müslümanların bugün düştüğü hâle bakın! Umudumuzu Batı’ya, Birleşmiş Milletler’e, Trump’a ya da falanca başkanın iki dudağının arasına bağlamışız. Gerçekten yazıklar olsun bize! Hani biz Müslümanlar, mazlumların ve insanlığın umudu olacaktık? Biz İslâm’ı dünyaya böyle mi temsil edecektik, böyle mi gösterecektik? Bizim Allah’la, Peygamberimizle olan ahdimiz bu muydu? Şimdi umudumuzu, tarih boyunca zulme batmış yapılara mı bağlayacağız?
Herkes biliyor ki Birleşmiş Milletler, dünyada güçlü olan devletlerin belirleyici olduğu bir sistem üzerine kurulmuştur. Özünde, tamamen zalim bir çarka hizmet etmektedir. Böyle bir sistemden mazlumların hakkını zalime karşı korumasını mı bekleyeceğiz? İnsanlığın umudu olmamız gerekirken, her seferinde bizi oyalayan bu sistemin bir parçası hâline geliyoruz. Yazıklar olsun ki Müslüman dünyasından güçlü bir ses yükselmiyor! Sadece topraklarımız değil, zihinlerimiz de Batı hayranlığıyla işgal edilmiş durumda. Önce bu zihinsel kölelikten, onlardan medet umma hastalığından kurtulmamız gerekiyor. Artık bu derin uykudan uyanma vakti gelmedi mi? Kendimizden geçecek kadar uyuduğumuz yeter! Ey gaflet uykusunda kendinden geçen ümmet! Ne zamana kadar başkalarından medet umacak, ne zamana kadar kendi gücünü unutacaksın?
Geçtiğimiz günlerde, tüm dünyanın gözü önünde tarihî bir ibret vesikası yaşandı. Şu pervasızlığa, şu vicdanları yaralayan küstahlığa bakın! İsrail Başbakanı Netanyahu, Birleşmiş Milletler kürsüsüne elinde bir çağrı cihazıyla çıktı. O cihazı göstererek, Müslümanlara yönelik saldırıları, insanların nasıl katledildiğini, binlerce kişinin nasıl yaralandığını ve hayatların nasıl paramparça edildiğini adeta dünyanın gözüne soktu. Dünyanın gözü önünde Müslümanlar katledilir, binlerce insan yaralanır ve hayatlar paramparça olurken, bütün bunların bir propaganda malzemesine, adeta bir güç gösterisine dönüştürülmesi ne büyük bir ibret değil midir? Uluslararası hukukun, adaletin ve insanlığın savunulması gereken o kürsüde yaşananlar, adeta bir cinayet reklamına dönüştü. Dünya kamuoyu ise bu trajediyi, bu hukuksuz gösteriyi izlemekle yetindi. Peki, bütün bunlar bizim hâlâ başkalarından adalet ve merhamet beklememiz gerektiğini mi gösteriyor? Hayır! Tam tersine, artık kendi gücümüzü kuşanmamız ve üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirmemiz gerektiğini haykırıyor.
Asıl utanması ve kendine dönmesi gereken biz Müslümanlarız. Asıl kaybımız, maneviyatımızı geri plana itmemiz; iman, ahlâk ve kardeşlik bağlarımızı zayıflatmamızdır. Neden bizim adaleti sağlayacak bir birliğimiz, kendi Birleşmiş Milletlerimiz, kendi ortak pazarımız ve savunma gücümüz yok? Ne zaman yalnızca kınama toplantıları yapıp dağılmaktan vazgeçeceğiz? Ne zaman masaya yumruğumuzu vurup somut ve caydırıcı adımlar atacağız? Başkalarından adalet dilenmeyi bırakıp kendi gücümüzü oluşturmak zorundayız. Müslümanlar olarak ekonomik, bilimsel ve teknolojik açıdan neden geri kaldığımızı sorgulamalıyız. Eğer uyanıp eğitime ve üretime sarılmazsak bu bağımlılıktan kurtulamayız.
Dahası, hâlâ zalimlerin ürettiği malları tüketerek onlara ekonomik güç kazandırıyoruz. Kendi ekonomik gücümüzü zulme karşı kullanmayı ne zaman öğreneceğiz? Neyden korkuyoruz? Dünyalıklardan mı, makamlarımızdan mı, yoksa rahatımızın bozulmasından mı? Ölümü unuttuk, dünyayı amaç edindik. Asıl zilletimiz buradadır! Ölümü hatırlamayan, dünyaya aşırı bağlanan bir ümmet, zalimlerin karşısında nasıl dik durabilir?
Biz, adaleti ve hakkı savunma mücadelesi vermiş Selahaddin Eyyûbî’nin, Fatih Sultan Mehmed’in ve Abdülhamid Han’ın bıraktığı büyük tarihî mirasın evlatlarıyız. Ecdadımızın mirasına bu kadar mı yabancılaştık? Onlar mazlumun gözyaşını dindirmek için mücadele ederken biz yalnızca ekran başında ah vah mı edeceğiz?
Üstelik suçu sadece liderlere atıp kenara çekilemeyiz. Biz sokakta, ticarette, ailede ve toplumda İslâm’ı ne kadar yaşıyoruz ki tepedekilerden mucize bekliyoruz? Çalışmadan, sebeplere sarılmadan, sadece oturduğumuz yerden dua ederek sonucu beklemek tevekkül değil, tembelliktir! Bize düşen, elimizden gelen gayreti göstermek; neticeyi ise Allah’a bırakmaktır.
Birlik, yalnızca devletlerin bir araya gelmesiyle kurulmaz; fertlerin iman, ahlâk, adalet ve kardeşlikte birleşmesiyle başlar. Her birimiz kendi bulunduğumuz yerde üzerimize düşeni yapmadıkça, büyük birliklerden beklediğimiz sonucu bulamayız.
Tarih şahittir ki zulüm ve bâtıl, bugüne kadar kimseye kalıcı bir fayda sağlamamıştır; bundan sonra da sağlamayacaktır. Kendi peygamberlerine bile isyan etmiş, Allah’a kafa tutmuş odakların yanında duran ve bugün İsrail’in zulmünü destekleyen güçlerden mi ümit bekleyeceğiz? Dünyayı maddî güçleriyle kuşatmış olmaları, onları bizim için bir umut kapısı mı yapacak? Bizi öldürenlere, bize zulmedenlere yeniden mi sığınacağız? Katilimizden merhamet, zalimden adalet mi bekleyeceğiz?
Bugün görünen sebeplere, Müslümanların dağınıklığına bakınca insan elbette umutsuzluğa kapılabiliyor. Ama unutmayalım ki şartları evirip çeviren, olumsuzdan olumluyu yaratan Allah’tır. Biz müminler olarak, yaşanan bu acıların ve dökülen bu gözyaşlarının büyük bir dirilişe vesile olacağına inanıyoruz. Tıpkı kuruyan toprağın yeniden canlanıp yeşermesi ve çiçeklerle bezenmesi gibi, bu sancıların ardından da kalplerimizde iman, birlik ve şükür yeniden çiçek açacaktır inşallah.
Ey Kahhâr olan Rabbimiz! Küffarı birbirine düşür ki kendileriyle oyalanarak Müslümanları unutsunlar. Rabbimiz! Müslümanlara zulmedenlerin planlarını boz, güçlerini dağıt ve zulümlerini sona erdir. Müslümanlara zulmedenleri kahru perişan eyle. Başta İslâm ülkelerinin liderleri olmak üzere bütün insanlığı adalet ve merhamet etrafında birleştir. Ümmete birlik, dirayet, basiret ve güç nasip eyle. Bizi başkalarından medet uman değil, Sana güvenerek sebeplere sarılan kullarından eyle.
Çünkü biz sebeplere sarılırız; fakat umudumuzu sebeplere değil, sebepleri yaratan Allah’a bağlarız!