Rabbimiz, “Rahmân’ın kulları, yeryüzünde alçak gönüllü olarak yürüyen kimselerdir.” buyurur. (Furkan, 25/63) Bu ilâhî ölçü, yalnızca inanca dair bir duruş değil, insan ilişkilerine de yön veren temel bir ahlâktır.
Bir insanın yanında kendimizi ispatlama çabasına girmeden, yapmacık davranışlara ihtiyaç duymadan ve üstünlük yarışına kapılmadan bulunabiliyorsak bu, o kişinin ihlâslı, samimi ve mütevazı bir duruşa sahip olduğunun göstergesidir. Böyle insanlar, asil duruşlarıyla çevrelerine huzur verirler. Çünkü gerçek tevazu, gönüller arasında sevgi ve güven köprüleri kurar.
Gerçek tevazu, insanın haddini ve acziyetini bilmesidir. Tevazu sahibi insan, sahip olduklarıyla övünmediği gibi, sahip olmadıkları yüzünden de kendini değersiz görmez; varlığıyla da eksiklikleriyle de barışıktır. Bu yüzden insanların takdirine ihtiyaç duymaz; kendi değerini Allah’ın kendisine verdiği kıymette, huzuru ve izzeti ise O’na kullukta ve rızasını gözetmekte arar. Öyleyse kibir ve başkalarını küçümseme eğilimlerimize karşı nefsimizi hesaba çekmeliyiz. Unutmamalıyız ki üstünlük taslama çabasının ardında bazen derin bir değersizlik duygusu bulunabilir.
Ne var ki çağımızda tevazu da zaman zaman gösterişin ve gizli bir kibrin aracı hâline getirilmektedir. Bazı insanlar, alçak gönüllü görünseler de üstenci dilleri, başkalarını küçümseyen tavırları ve kendilerini yücelten sözleriyle kibirli tutumlarını ortaya koyarlar. Sırf takdir toplamak ve beğeni kazanmak için mütevazı görünmeye çalışmak, samimiyete gölge düşürür. Gerçek tevazu, insanların beğenisini kazanmak için takınılan bir tavır değil, Allah’ın rızasını gözeterek yaşanan bir ahlâktır.
İnsan, iç dünyasındaki eksiklikleri başkalarının takdiriyle gidermek yerine, İslâm’ın terbiye anlayışıyla aşmaya gayret etmelidir. Kâinatın Sultanı insana yüce bir değer vermişken, neden kendi kıymetini diğer fânîlerin geçici teveccühünde arasın?
Tevazu, en açık biçimde iletişimimizde ortaya çıkar. Mütevazı bir insan, her şeyden önce iyi bir dinleyicidir. Karşısındakine üstün gelme veya mutlaka son sözü söyleme telaşına kapılmadan onu can kulağıyla dinler ve onun kendisini rahatça ifade etmesine imkân tanır. Çünkü karşımızdakine değer vermek, yalnızca güzel sözler söylemekle değil, ona değerli olduğunu hissettiren bir tutum sergilemekle de mümkündür.
Ancak değer vermekle ölçüsüzce övmek aynı şey değildir. İnsanları överken "Sen neymişsin be!" gibi aşırı ifadelerden kaçınmalıyız. Bunun yerine samimiyetle teşekkür etmeli, ölçülü biçimde takdirde etmeli ve gerektiğinde Allah’ı ve ahireti hatırlatan sözlere yer vermeliyiz. Çünkü ölçüsüz övgüler, mümin kardeşimizin nefsini kabartarak ona zarar verebilir. Mümin, kendisine yöneltilen övgüler karşısında nefsine kapılmaktan da tevazu rolü oynamaktan da uzak durmalıdır; Allah karşısındaki acziyetini idrak ederek “Ben Allah’ın âciz bir kuluyum" şuuruyla haddini bilmelidir. Çünkü müminin gayesi kendisini yüceltmek değil, övgünün asıl sahibinin Allah olduğunu idrak etmektir.
Kendisine yöneltilen övgüler aşırıya kaçtığında ise muhatabını kırmadan, nezaketle uyararak ona da ölçülü olmanın önemini hatırlatmalıdır. Nihayetinde insanın sahip olduğu her yetenek, sayısız nimetin ve imkânın bir araya gelmesiyle ortaya çıkar. Bu nedenle mümine düşen, nimetler karşısında gurura kapılmak değil, şükrederek Allah’a daha da yakınlaşmaya gayret etmektir.
Mütevazı insan, huzuru Allah’a kulluğunda ve O’na yakınlığında bulur; bu huzuru güzel ahlâkı ve samimi tavırlarıyla çevresine de yansıtır. Onun yanında insanlar kendilerini rahat hisseder; sözlerini dinlemeye ve ondan bir şeyler öğrenmeye istek duyarlar. Çünkü insana değer katan yalnızca bilgisi değildir. Bazen samimi bir gönülden dökülen birkaç söz, insanın düşünce dünyasında derin izler bırakabilir. Zira Allah, dilediği kuluna hikmet ve feraset nasip eder. Böyle bir insan, yalnızca sözleriyle değil, hâl ve hareketleriyle de insanlara dokunur, gönülleri ferahlatır.
İslâm ahlâkında tevazu, tabiatın sessiz ama hikmetli döngüsünü hatırlatır. Verimli toprak alçakta bulunur; fakat nice güzelliği ve nimeti bağrında yetiştirir. Meyve yüklü ağacın dalları da meyveleri olgunlaştıkça eğilir. Mümin de manen olgunlaştıkça sahip olduğu güzellikleri kendinden bilmemeyi ve alçak gönüllü olmayı öğrenir. Kökleri toprağa bağlı olduğu hâlde dalları göğe yükselen ağaç misali, tevazuyla manen yükselir. Böylece kendini başkalarından üstün görme çabasına kapılmadan onların değerini de fark eder. Buna karşılık kibir, insanı kendisini yüceltmeye ve başkalarına tepeden bakmaya yönelterek hakikatten uzaklaştırır. Her konuda haklı çıkmaya çalışmak da bazen kişinin kendi eksiklikleriyle yüzleşmekten kaçındığını gösterir.
Tevazunun ikliminde, insanın ruhunu hafifleten ve gönlüne huzur veren bir güzellik vardır. Ancak tevazu, iradeyi kaybetmek, kendini ezdirmek veya zillete düşmek değildir. Sırf mütevazı görünmek adına başkalarından sürekli akıl almak, karar verememek ve iradesini başkalarına teslim etmek de tevazu sayılmaz. İnsan, başkalarının görüşlerinden yararlanmalı; fakat kendi iradesini kullanmayı ve kararlarının sorumluluğunu üstlenmeyi bilmelidir. Aynı şekilde tevazu, haksızlık karşısında susmak veya haklarından vazgeçmek de değildir. Mümin, hakkını ve onurunu korurken öfkeye kapılmamalı, karşısındakini aşağılamamalı ve kendisini ondan üstün görmemelidir. Kendi kusurlarını gören, nefsini hesaba çeken ve kendisine verilen nimetlerle övünmeyen insan, tevazuyu hayatına taşır. Tevazu, mümini vakar sahibi kılan ve kulluk şuurunu derinleştiren güzel bir ahlâktır.
Ne var ki insanın sözleri ve davranışları, iç dünyasının bütününü anlamaya yetmez. İnsan, kendisini hesaba çekmeli; ancak başkalarının niyetleri ve iç dünyaları hakkında kesin hükümlere varmaktan kaçınmalıdır. Çünkü insanın nefsini ne ölçüde terbiye ettiğini, niyetlerinin hakikatini ve Allah katındaki değerini en iyi bilen yalnızca Allah’tır.
Şüphesiz ki tevazunun önemini bilmek tek başına yeterli değildir. İnsan, nefsiyle ve şeytanın vesvese ve tuzaklarıyla her an karşı karşıyadır. Bu yüzden daima uyanık ve dikkatli olmalı; kibirden korunmak, ihlâslı ve mütevazı bir kul olmak için Rabbimizin korumasına ve rahmetine sığınmalıyız. Rabbimiz, kalplerimizi kibirden arındırıp gönüllerimizi tevazuyla güzelleştirsin. Hepimize haddimizi ve acziyetimizi bilmeyi, O’nun rızasını gözeterek kullukta huzur bulan ve çevresine huzur veren kullarından olmayı nasip etsin. Âmin.