İçi Dolu İnsan

Nadire Batu

Rabbimiz şöyle buyurur: “O kimseler gibi olmayın ki onlar Allah’ı unutmuşlar, Allah da onlara kendilerini unutturmuştur. İşte onlar yoldan çıkmış kimselerdir.”
(Haşr:19)

İnsanın Rabbini unutması yalnızca bir gaflet hâli değil, aynı zamanda kendisine yabancılaşmasının da başlangıcıdır. İnsan, Rabbini tanıdığı ölçüde kendisini tanır; O’ndan uzaklaştığı ölçüde de kendi hakikatinden uzaklaşır. Bu sebeple Allah’ı unutmanın en ağır neticelerinden biri, insanın zamanla kendisini unutur hâle gelmesidir.

Bunun dışında mü’min, gürültüyle varlık göstermeye çalışan bir kimse değildir. Zira mü’minin belirgin vasıflarından biri de vakarlı ve sükûnetli olmasıdır. Özellikle musibetler, sıkıntılar ve beklenmedik hadiseler karşısında sergilediği duruş, kalbindeki imanın bir tezahürüdür. İnsan, olaylar karşısında sükûnetini koruyabildiği ve nefsinin taşkınlıklarına hâkim olabildiği ölçüde olgunlaşır.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) güler yüzlüydü; tebessümü ise ölçülü ve vakarlıydı. Neticede güler yüzlülük ile vakar birbirine zıt değildir. Aksine, biri insana yakınlık kazandırırken diğeri ona ağırlık ve ciddiyet katar. Efendimizin şahsiyetinde bu iki güzel haslet en güzel şekilde birleşmiştir.

Mümin davranışlarda olgun, düşünceli ve ölçülü olur. Bu sebeple mü’min sözünü israf etmez. Gerektiğinde konuşur, gerektiğinde susar. Laf kalabalığından hoşlanmaz. Konuşurken karşısındakine de söz hakkı tanır; yalnızca anlatan değil, dinleyen de olur. Çünkü dinlemek, anlamanın ilk şartıdır. Nice insanlar konuşarak değil, dinleyerek olgunlaşmıştır. Gerçekten dinleyebilmek başlı başına bir sanattır.

Mü’min aynı zamanda tefekkür ehlidir. Düşünmeyi bir yük değil, nimet olarak görür. Kalbi ve zihni boş değildir. Hayatı, ölümü, yaratılışını ve akıbetini tefekkür eder. Bu sebeple düşündüğü her şeyi söylemez; söylediği her sözü düşünerek söyler. Her aklına geleni yapmaz, yaptıklarını muhasebeden geçirir. Çünkü insanın değeri, nefsinin peşinden gitmesiyle değil; aklına, vicdanına ve imanına kulak vermesiyle ortaya çıkar.

Mü’min, sahip olduğu bütün duygu ve kabiliyetleri yaratılış gayesine uygun kullanmaya çalışır; onları geliştirir ve hayırlı işlerde değerlendirir. Ayrıca sahip olduğu kabiliyetleri geliştirirken dengeyi gözetir ve iç dünyasını ihmal etmez. Çünkü insanın yükselişi de düşüşü de çoğu zaman önce görünmeyen dünyasında başlar.

Hakikatte yükselmenin bir sınırı yoktur. İnsan, iman ve salih ameller sayesinde mânen öyle mertebelere ulaşabilir ki meleklerin dahi gıpta edeceği bir hâl kazanabilir. Aynı şekilde gaflet, günah ve nefsin esareti de insanı aşağıların aşağısına sürükleyebilir. Bu sebeple insanın en büyük mücadelesi, kendi iç dünyasını koruyabilmesidir.

Nefis, insana hükmetmek için değil, ona hizmet etmek için verilmiştir. Vazifesi rehberlik etmek değil, emirlere tâbi olmaktır. Âdeta bir kapıcı gibidir. Duygu ve kabiliyetlerini nefsin emrine veren kimse zamanla manevî istikametini kaybeder.

İnsanın iç dünyasını şekillendiren de bozan da büyük ölçüde tercihleridir. Bu sebeple insanın hakikati, çoğu zaman dış görünüşünden değil, iç dünyasının zenginliğinden anlaşılır.

Unutulmamalıdır ki içi dolu olan şey fazla ses çıkarmaz. Meyve yüklü dallar nasıl başını eğerse; ilim, hikmet ve tefekkürle dolu insanlar da çoğu zaman mütevazı ve sakindir. Buna karşılık içi boş olan şey daha çok ses çıkarır. Davulun uzaklardan duyulan sesi de bundandır. Gürültü, çoğu zaman derinliğin değil, boşluğun habercisidir.

Günümüzde insanı içten besleyen kaynaklar zayıflarken, dikkat dağıtan meşguliyetler her geçen gün artmaktadır. Aslında çağımız insanının en büyük problemlerinden biri de kendi iç dünyasını ihmal etmiş olmasıdır. Ne yazık ki pek çok insan sürekli oyalanacak bir şeyler aramakta, yalnız kaldığında ise sıkıntıya düşmektedir. Özellikle gençlerin önemli bir kısmı; mesajlar, telefon görüşmeleri, sosyal medya ve bitmek bilmeyen gündemler arasında vakit geçirirken kendi iç âlemlerini beslemeyi ihmal etmektedir.

Oysa insanın zaman zaman hayatın gürültüsünden uzaklaşıp kendi içine dönmeye ihtiyacı vardır. Kendisiyle baş başa kalamayan, kalbinin sesini dinleyemeyen ve Rabbiyle bağını kuvvetlendiremeyen kimse zamanla kendisine yabancılaşır. İç dünyası boşalan insan, bu boşluğu dış dünyadaki meşguliyetlerle doldurmaya çalışır; fakat hiçbir meşguliyet kalbin hakiki ihtiyacını karşılayamaz.

Bu noktada üzerinde durulması gereken asıl mesele şudur: Kalbimiz ne ile doludur? Zihnimizi hangi düşünceler meşgul etmektedir? Ömrümüzü hangi gayeler uğruna tüketmekteyiz?

Zira insanın hakiki değeri; makamında, servetinde veya insanlar arasındaki şöhretinde değil, kalbinde taşıdığı imanda, zihninde beslediği hakikatte ve hayatına yön veren manalarda saklıdır. Bu yüzden içi dolu insan; kalbini imanla, zihnini hakikatle, ömrünü ise faydalı ve hayırlı amellerle doldurmaya çalışan insandır. Onun derdi yalnızca vakit geçirmek değil, kendisini geliştirmek ve Rabbine yaklaşmaktır.

Ayrıca içi dolu insan, konuşmadan da tesir bırakır. Sükûtu bir tefekkür, sözü ise bir hikmet taşır. Zira insanın hakikatte ne olduğu yalnızca sözlerinde değil; hâlinde ve kalbinde taşıdığı manalarda da tezahür eder. Asıl önemli olan, bu düşünceleri yalnızca dile getirmek değil, hayatımıza da aksettirebilmektir. Rabbim hepimize bildiklerimizle amel etmeyi nasip eylesin. Âmin!

İlk yorum yazan siz olun
BİLİYOR MUSUNUZ? Araştırmalar gösteriyor ki düzenli yorum alan bir yazar, kendisini bekleyen kitleyi daha iyi anlıyor ve kendisinden beklenen çalışmaları ortaya koymak için yazma disiplinine bağlı kalıyor. Unutmayın nezaketle yorum yapan her okuyucu yazarın editörüdür.

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve TAMAMI BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.