Dinimiz, insan ilişkilerinde ölçü ve dengeyi esas alır. Başkalarının haklarını gözettiğimiz gibi kendi haklarımızı da korumamızı emreder. Rabbimiz şöyle buyuruyor:
“Onlar, kendilerine bir haksızlık ve saldırı geldiğinde yardımlaşarak karşı koyarlar. Bir kötülüğün karşılığı, onun dengi bir kötülüktür. Kim affeder ve arayı düzeltirse onun mükâfatı Allah’a aittir. Şüphesiz O, zalimleri sevmez.”
(Şûrâ, 42/39-40)
Nasıl ki ülkeler arasında sınırlar varsa, insan ilişkilerinde de sınırlar olmalıdır. Sınır koymak, insanları küçümsemek veya onlardan uzaklaşmak değil, ilişkilerde ölçüyü korumaktır. Gerektiğinde mesafe koymak, kişinin kendi hakkını korumasına yardımcı olur ve karşısındaki insanın davranışlarını gözden geçirmesine fırsat verir.
Mümin, Allah’ın kendisine verdiği şerefin bilincinde olduğu için değerini insanların takdirinde aramaz. İnsanların sevgisini ve beğenisini kazanmak uğruna kendisinden ve değerlerinden taviz vermez. Ancak değerini insanların takdirinde aramaması, kendisini değersizleştirmesi veya haksızlığa boyun eğmesi anlamına gelmez. Allah’ın verdiği izzet ve şerefi korur; gerektiğinde hakkını savunur.
Kendine değer vermek, nefsini yüceltmek veya kendisini başkalarından üstün görmek değildir. Tevazu da insanın kendisini değersiz görmesi veya haksızlık karşısında boyun eğmesi değildir. Allah’ın verdiği şerefi korumak kibirlenmek anlamına gelmez. Asıl olan, izzet ve tevazu arasında dengeyi koruyabilmektir.
Mümin, insanlara da Allah rızasını gözeterek değer verir ve onlarla güzel geçinmeye çalışır. İstismar, zulüm ve haksızlık söz konusu olmadığı sürece insanların kusurlarını mümkün olduğunca hoşgörüyle karşılar; küçük meseleleri büyütmez, her davranışa karşılık vermek için acele etmez. Karşısındaki insanla sorun yaşadığında hemen kin ve düşmanlık beslemez. Öncelikle kendi davranışlarını gözden geçirir ve karşı tarafın tutumuna sebep olan bir hatası bulunup bulunmadığını sorgular. Kendi hatası varsa bunu düzeltmeye çalışır.
İnsanlar arasındaki ilişkiler Allah rızası gözetilmeden yürütüldüğünde, bazen en ufak bir hata bile göze batmakta ve kolayca tolere edilememektedir. Hâlbuki Allah’ın affediciliğini bilen bir müminin, sınırlarını koruma adına hiçbir hatayı affetmemesi mümince bir haslet değildir.
Mümin iyiliği Allah rızası için yapar ve karşılık beklemez. Affetmek, yapılan davranışı onaylamak anlamına gelmez. Karşı tarafın ara sıra yaptığı küçük hataları büyütmeden tatlıya bağlamaya çalışır. Hatta mümin bazen kendisine yapılan büyük hataları bile Allah rızası için affedebilir ve hakkından vazgeçebilir. Ancak affetmek, aynı yanlışın devam etmesine göz yummak anlamına gelmez. Bununla birlikte, iyi niyetinin ve anlayışının istismar edilmesine de izin vermez. Haksızlık veya istismar söz konusu olduğunda, güzel bir şekilde uyarmak ve gerektiğinde hakkını korumak gerekir. Bu, kişinin Allah’ın kendisine verdiği izzet ve şerefi korumasıdır.
Geçmişte bazı gelinler, eşine, kayınvalidesine, kayınpederine ve ailenin diğer fertlerine büyük bir fedakârlıkla hizmet ederdi. Ancak ne yazık ki bu fedakârlıkların bazen istismar edildiği, gelinin emeğinin ve iyi niyetinin karşılığında zulme uğradığı da olurdu. Günümüzde ise bunun tersi durumlarla da karşılaşılmaktadır. Bazı gelinler, eşinin ailesinin sunduğu imkânlardan faydalandığı hâlde onlara karşı gereken vefayı göstermeyebilmekte ve çeşitli şekillerde dışlayabilmektedir. Böyle bir durumda da karşı tarafın iyi niyeti ve sunduğu imkânlar istismar edilmiş olur.
Öyleyse mesele, bir tarafın diğerine boyun eğmesi veya bütün yükü üstlenmesi değil, karşılıklı hak ve sorumlulukları gözeten bir denge kurabilmektir. Ne yapılan iyilik ve fedakârlık istismar edilmeli ne de başkalarının iyi niyeti kendi rahatımız için kullanılmalıdır.
Öte yandan bazen bir insanın kusuruna karşı anlayış göstererek iyilikte bulunmak, onun gayretini ve vicdanını harekete geçirebilir. Böylece kendisine gösterilen iyiliği fark ederek güzel bir davranış sergilemeye ve kendisini düzeltmeye yönelebilir. Kişi hatasının farkında değilse meseleye öfkeyle, inatlaşmayla veya kavgayla yaklaşmak yerine uygun bir dille gündeme getirerek farkındalık oluşturmak gerekir. Bir insanın hatasını fark etmesine ve kendisini düzeltmesine vesile olmak da iyiliktir.
Elbette bu yaklaşım, iyi niyetli ve uyumlu insanlar arasındaki ilişkiler için geçerlidir. Her insanın karakteri, niyeti ve davranış biçimi aynı değildir. Herkese aynı şekilde davranmak yerine, kişinin durumuna göre hareket etmek gerekir. Bu nedenle gösterdiğimiz anlayışın nefsimizden mi yoksa Allah rızası ve ilişkinin selametinden mi kaynaklandığını sorgulamalıyız.
İnsan, başkasına haksızlık ve zulmetmediği gibi kendisine de zulmetmemelidir. Sırf herkes tarafından sevilmek adına her şeye “evet” demek ve kendi sınırlarını sürekli çiğnetmek, kişiyi menfaat peşinde koşanların istismarına açık hâle getirebilir. Kendi kusurundan kaynaklanmayan bir durum karşısında haksızlığa boyun eğmemek, kişinin Allah’ın verdiği izzet ve şerefini korumasıdır.
Her insan, insan olması itibarıyla temel saygıyı hak eder. Bazı insanlar ise kendileri başkalarına değer vermedikleri hâlde sürekli ilgi ve kıymet beklerler. Hâlbuki sağlıklı bir ilişkinin devamı, tarafların birbirlerine karşı sorumluluklarını yerine getirmesine bağlıdır. Allah’ın şerefli kıldığı bir insanı hor görmek, kul hakkına girmeye ve kişinin manevî gelişimine zarar verir.
Mümin, affedici ve anlayışlı olmayı bildiği gibi gerektiğinde hakkını koruyacak bir tavır da sergileyebilmelidir. Asıl olan, ne kırıcı bir sertliğe ne de ölçüsüz bir tavize düşmeden adalet, merhamet ve güzel ahlakı korumaktır. İnsanlara değer vermek güzel bir ahlak; Allah’ın bahşettiği izzet ve şerefi korumak ise önemli bir kulluk sorumluluğudur. Mümin ne başkasını değersizleştirir ne de kendisini değersizleştirecek bir hayatı kabullenir.