| Prof. Dr. Davud Işıkdoğan’ın yazısı |
Bugün eğitim sistemi tartışmalarını takip ederken dikkat çeken şey şu: Herkes bir taraf seçmiş gibi. Ya “modern” denilen çizgide duruluyor ya da “geleneksel” olan savunuluyor. Oysa bu iki alanı birbirine alternatif görmek, belki de en temel hatamız.
Bundan yaklaşık bir asır önce Said Nursi, tam da bu ayrımı ortadan kaldırmaya yönelik dikkat çekici bir teklif sunmuştu: Medresetüzzehra.
Bugün hâlâ tartıştığımız pek çok meselenin o günlerde fark edilmiş olması, üzerinde durulması gereken bir gerçek.
Eğitim dediğimiz şey, sadece bilgi aktarımı değildir. İnsanın aklını, kalbini, ruhunu ve hatta kimliğini inşa eden çok katmanlı bir süreçtir. Bu yüzden eğitim, hayatın bütününü kapsamak zorundadır. Bu bütünlüğün içinde dinin yer almaması ise insanı eksik bırakır. Çünkü insanın iç dünyasında, fıtratında var olan inanma ihtiyacı göz ardı edilemez. “Niçin din eğitimi?” sorusunun en sahici cevabı belki de tam burada gizlidir: insanın kendi içinde.
Türkiye’nin eğitim serüvenine baktığımızda, 1924’te yürürlüğe giren Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile birlikte mektep-medrese ayrımını kaldırma iddiası ortaya kondu. Ancak uygulamada bu denge kurulamadı; medrese geleneği büyük ölçüde sistem dışına itildi. Bunun sonucunda ise toplumun bir kesimi eğitim kurumlarına mesafeli hale geldi. Eğitim, birleştiren değil, zaman zaman ayrıştıran bir unsur gibi algılandı.
Tam bu noktada Medresetüzzehra fikri, yeniden düşünülmeyi hak ediyor.
Medresetüzzehra yalnızca bir üniversite tasarımı değildir. Aynı zamanda bir medeniyet tasavvurudur. Bu modelde din ilimleri ile fen bilimleri aynı çatı altında buluşur. Çünkü Nursi’ye göre hakikate ulaşmanın yolu, akıl ile kalbin birlikte işletilmesinden geçer. Kalbin ziyası din ilimleri, aklın nuru ise fen bilimleridir. Bu ikisini ayırdığınızda ortaya ya katı bir taassup ya da köksüz bir inkâr çıkabilir.
Bugün İslam dünyasının en temel problemlerinden biri de tam olarak bu değil mi?
Bir yanda sadece dinî ilimlere yönelen, modern dünyayı anlamakta zorlanan bir yaklaşım; diğer yanda ise maneviyattan kopuk, sadece pozitif bilimlerle sınırlı bir eğitim anlayışı… İki uç da kendi içinde sorunlar üretmeye devam ediyor. Oysa ihtiyaç duyulan şey, bu iki alan arasında bir tercih yapmak değil, bir denge kurmak.
Medresetüzzehra’nın dikkat çeken bir diğer yönü ise kapsayıcı dil yaklaşımıdır. Arapça, Türkçe ve Kürtçenin birlikte kullanılması önerisi, sadece pedagojik değil, aynı zamanda toplumsal bir vizyonu da yansıtır. Bu yaklaşım, farklı kimlikler arasında köprü kurmayı, eğitim yoluyla ortak bir zemin oluşturmayı hedefler.
Bugün “toplumsal birlik” üzerine sayısız tartışma yapılıyor. Belki de gözden kaçırdığımız şey, bunun en güçlü aracının eğitim olduğudur.
Doğu Anadolu merkezli düşünülmüş olsa da Medresetüzzehra’nın ufku yerel değildir. Aksine, tüm İslam dünyasına hitap eden bir ilim ve hikmet merkezi olma iddiası taşır. Bu yönüyle proje, sadece bir okul değil; bir birlik, bir anlam ve bir yön arayışıdır.
Elbette bu projenin tam anlamıyla hayata geçirilememiş olması önemli bir eksikliktir. Ancak bu durum, fikrin değerini azaltmaz. Tam tersine, bugün yaşanan eğitim krizleri düşünüldüğünde, ne kadar isabetli bir öngörü olduğu daha iyi anlaşılmaktadır.