Torba yasanın içine neden ve hangi saikle yerleştirildiği tam olarak anlaşılamayan 195 Sayılı Basın İlan Kurumu Kanunu'nun 49. maddesine ilişkin değişiklik teklifi, beraberinde pek çok soruyu da gündeme getirmiştir.
Normal şartlarda, Anayasa Mahkemesi'nin iptal gerekçesi doğrultusunda yalnızca teknik bir düzenleme yapılması beklenirken, teklif metnine eklenen bazı ifadeler, meselenin teknik sınırları aşarak siyasî ve ideolojik bir tartışmaya dönüşmesine neden olmuştur.
Özellikle "Atatürk ilke ve inkılaplarına aykırı yayım yapılamaz" şeklindeki düzenleme, kamuoyunda haklı olarak ciddi soru işaretleri doğurmuştur.
Çünkü burada tartışılan konu yalnızca bir kanun maddesi değildir.
Burada tartışılan şey, Türkiye'de düşünce ve ifade özgürlüğünün sınırlarının yeniden ideolojik kalıplar üzerinden belirlenip belirlenmeyeceğidir.
Bu nedenle teklif, iktidar çevrelerinde dahi beklenmedik ölçüde tepki çekmiş; muhafazakâr yazarlar, hukukçular, akademisyenler ve çeşitli sivil toplum kuruluşları tarafından eleştirilmiştir.
Daha da dikkat çekici olan husus ise şudur:
Yıllarca vesayetçi anlayışın mağduru olduğunu söyleyen, özgürlük ve demokratikleşme söylemleriyle iktidara gelen bir siyasi hareketin döneminde böyle bir düzenlemenin gündeme gelmesi, ister istemez farklı soruların sorulmasına yol açmaktadır.
Bu teklif gerçekten iktidarın siyasî iradesini mi yansıtmaktadır?
Yoksa bürokratik mekanizmalar içerisinde oluşmuş farklı bir anlayışın ürünü müdür?
Bu düzenleme bir hukuk ihtiyacından mı doğmuştur, yoksa ideolojik reflekslerin yeniden canlanmasının bir sonucu mudur?
Kamuoyunda dillendirilen bir başka soru ise daha çarpıcıdır:
AK Parti içerisinde veya devlet bürokrasisinde, partinin kuruluş felsefesiyle tabanının beklentileri arasında mesafe oluşturabilecek girişimlerde bulunan bir anlayış mı vardır?
Çünkü teklifin doğurduğu etki tam olarak budur.
Muhafazakâr seçmenin önemli bir bölümü, yıllarca eleştirdiği yasakçı devlet anlayışının farklı bir versiyonuyla karşı karşıya olduğunu düşünmektedir.
Bir dönem dindar kesimlerin üzerinde baskı unsuru olarak görülen ve Türkiye'nin demokratikleşme sürecinde kaldırılması olumlu karşılanan eski Türk Ceza Kanunu'nun 163. maddesi bugün hâlâ hafızalardadır.
Bu nedenle birçok kişi, sınırları belirsiz ve yoruma açık kavramlarla oluşturulacak yeni yasak alanlarının geçmişte yaşanan olumsuz tecrübeleri yeniden gündeme getireceğinden endişe etmektedir.
Asıl dikkat çekici nokta ise şudur:
Bu teklif, adeta bir turnusol kâğıdı işlevi görmektedir.
Çünkü mesele yalnızca bir madde değildir.
Mesele; özgürlükten yana mı, yasaktan yana mı olunduğunun ortaya çıkacağı bir sınav niteliği taşımaktadır.
Bugün verilecek karar, yalnızca bir kanun maddesinin kaderini belirlemeyecektir.
Aynı zamanda iktidarın özgürlükler, düşünce hayatı ve resmî ideoloji karşısındaki konumunun da yeniden değerlendirilmesine yol açacaktır.
Türkiye'nin ihtiyacı yeni düşünce yasakları değildir.
Türkiye'nin ihtiyacı, farklı fikirlerin serbestçe tartışılabildiği, hiçbir ideolojinin devlet gücüyle korunma ihtiyacı hissetmediği gerçek bir hukuk devleti düzenidir.
Bu sebeple gözler şimdi Meclis'tedir.
Ve kamuoyu şu sorunun cevabını beklemektedir:
Bu teklif geri çekilecek midir?
Yoksa Türkiye, özgürlük alanlarını genişletmek yerine yeni tartışmaların ve yeni yasakların kapısını aralayacak bir sürece mi girecektir?
Önümüzdeki günlerde verilecek cevaplar, yalnızca bir kanun teklifinin değil, siyasetin samimiyet testinin de sonucu olacaktır.