Kiracı oldukları evden başka bir ilçede satın aldıkları eve taşınmışlardı. Okulların kapanmasına iki ay kalmıştı. Ailesi bu kadar kısa bir süre için okul değiştirmeye gerek görmemiş, aynı mahallede oturan bir ahbaplarının daveti üzerine, okulu bitene kadar onlarda kalmasına izin vermişti . Yanlarında kaldığı insanlar, anne - baba - çocuktan oluşan üç kişilik bir aileydi. Aradan bir ay geçtikten sonra kaldığı evde birtakım huzursuz tavırlar hissetmeye başlamıştı. Fakat okulu için sabretmeye gayret ediyordu.
Bir gün evin çocuğunun biriktirdiği bozuk para dolu kalem kutusu kaybolmuş,hep birlikte bütün çekmeceleri aramışlar fakat bir türlü bulamamışlardı. Ertesi gün okuldan geldiğinde evin çocuğu karşılamış ve o kalem kutusunu neden sakladığını sormuştu. Bu düpedüz hırsızlıkla suçlama karşısında büyük bir şaşkınlıkla bakakalmıştı. Böyle bir şey yapmadığını, o kutuyu görmediğini söylese de, evin çocuğu kendisine öğretilen ağır cümleleri sıralamıştı. Öğretilmişti. Çünkü 8 yaşındaki bir çocuğun akıl edebileceği sözler değildi.
Uğradığı iftiranın meydana getirdiği üzüntü ve hayal kırıklığı ile o evden ayrılmıştı. Bir müddet sonra bu iftiranın, evden uzaklaştırmak için kasıtlı olarak atıldığını anlamıştı. Aradan çok uzun yıllar geçmesine rağmen yaşadığı basit gibi görünen fakat ruhunda derin izler bırakan bu olayı hiç unutmamıştı.
***
Bu gerçek hikaye gösteriyor ki; haksızlığa uğramak insanda derin yaralar açar.
Böyle bir durumda ruhun en büyük ihtiyacı yapılan haksızlığın telafi edilmesidir.
Fakat her hak bu dünyada alınır mı, adalet her zaman yerini bulur mu? Tabi ki hayır.
Çünkü dünya, her zaman adaletin tecelli ettiği bir yer değil; aksine hak ile batılın, zalim ile mazlumun karşı karşıya geldiği bir imtihan meydanıdır. Birçok insan, uğradığı haksızlıkların hesabının hemen o anda sorulmasını bekler. Ancak çoğu zaman beklentisi karşılanmaz.
Meselâ son zamanlarda özellikle ergen çocuklar arasında artan cinayetler, akran zorbalığı gibi şiddet eylemleri karşısında suçlulara verilen hangi ceza, evladı sakat kalan ya da ölen ana babaların içini rahatlatabilir, yüreğine su serpebilir? Bir kaç parça altınını almak için öldürülen yaşlı kadının katiline verilen hangi ceza, kocanın ve evlatların acısını hafifletebilir? Hele bir de suçlular delil yetersizliği gibi sebeplerle salıverilirse?
Ya da anne babasına, evladına zulmedenler, onun bunun namusuna, şerefine dil uzatan, itibar suikastçileri, emanete hıyanet edenler, sahip oldukları makamı kötüye kullananlar, milletin malını, parasını çalanlar, ihtikâr, karaborsacılık, fırsatçılık yaparak halkı soyan vurguncular.... Ve buna rağmen hak ettiği cezayı almayanlar... Bunları yapanların, yaptıkları yanlarına kâr mı kalacak?
Bu durum bir adaletsizlik midir?
Yüce dinimize göre, hiçbir haksızlık karşılıksız kalmaz. Kur'an-ı Kerim, adaletin mutlak surette tecelli edeceğini şu ayetle beyan eder:
"Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Allah, onları ancak gözlerin dehşetle dışarı fırlayacağı bir güne erteliyor."
(İbrahim Suresi, 42. Ayet)
Bu ayet, haksızlığa uğrayan gönüllere su serperken, adaletin bu dünya ile sınırlı olmadığını ihtar eder.
"İnsan şüphesiz ki çok zâlimdir.”
(İbrahim Sûresi, 34.)
“Zulmedenlere en küçük bir meyil göstermeyin; yoksa Cehennem ateşi size de dokunur,” (Hûd Sûresi, 113) ayetleri ise bir yandan insanoğlunun mahiyetini anlatırken, diğer yandan zalimlere yakın olmamak hususunda da ikaz eder.
Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam bir hadis-i şerifte şöyle buyurur:
"Mazlumun bedduasından sakın! Çünkü onunla Allah arasında perde yoktur."
(Buhari)
İnsanlık düşünce tarihi hep bu adalet arayışıyla şekillenmiştir. Fikirler üretilmiş, kanunlar yapılmıştır.
Ünlü filozof Platon, adaleti "ruhun düzeni" olarak tanımlarken; Immanuel Kant, "ahlaki bir dünya düzeninin ancak bir ahiret inancıyla tamamlanabileceğini" savunur. Ona göre, bu dünyada erdemli olanların her zaman mutlu olmaması, adaletin başka bir boyutta tamamlanmasını zorunlu kılar.
Victor Hugo'nun şu sözü ise muazzamdır:
"İyi olmak kolaydır, zor olan adil olmaktır."
Bazen adalet, insanın kendi vicdanında kurduğu mahkemeyle başlar. Belki de asıl adalet insanın, hesaba çekilmeden önce kendi nefsini hesaba çekmesi ve kendini yargılayabilmesidir.
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri haksızlık karşısında ruhun duyduğu ıstırabı ve adaletin tecellisini "Mahkeme-i Kübra" kavramıyla açıklar.
"Zâlim izzetinde, mazlûm zilletinde kalıp, buradan göçüp gidiyorlar. Demek, bir mahkeme-i kübrâya bırakılıyor, tehir ediliyor; yoksa, bakılmıyor değil."
(Onuncu söz)
"Evet, görüyoruz ki, alelekser, gaddar, facir zalimler lezzetler, nimetler içinde pek rahat yaşıyorlar. Yine görüyoruz ki, masum, mütedeyyin, fakir mazlûmlar zahmetler, zilletler, tahkirler, tahakkümler altında can veriyorlar. Sonra ölüm gelir, ikisini de götürür. Bu vaziyetten bir zulüm kokusu gelir. Halbuki kâinatın şehadetiyle, adalet ve hikmet-i İlâhiye zulümden pak ve münezzehtirler. Öyleyse, adalet-i İlâhiyenin tam mânâsıyla tecellî etmesi için haşre ve mahkeme-i kübraya lüzum vardır ki, biri cezasını, diğeri mükâfatını görsün."
(İşaratü’l-İ’câz, s. 99)
Üstadın meşhur "Zalimler için yaşasın Cehennem!" nidası, adaletin bu dünyada tam olarak yerini bulmamasının, daha büyük ve adil bir mahkemenin varlığına en büyük delil olduğunu vurgular.
Her hak bu dünyada alınmaz, alınamaz. Çünkü bazı hesaplar o kadar büyüktür ki, bu dar dünyaya sığmaz; ancak ebedi bir alemde görülür.
İşte işgalci siyonistlerin Filistin'de müslümanlara yaptığı soykırım, katliam, Çin'in Doğu Türkistan'da Uygur Türklerine yaptığı zulüm, Sudan'da, Arakan'da, Keşmir'de yaşananlar....
Onca mazlumun uğradığı zulmün, haksızlığın hesabı ne olacak? Bu muvakkat dünyanın mahkemeleri böylesine büyük zulümlerin cezasını layığı ile verebilecek mi? Ya da şöyle soralım: Bu dünyada verilecek en ağır cezalar bile zalimlerden, milyonlarca mazlumun hakkını almaya yeter mi, çektikleri acıların karşılığı olabilir mi? Vicdanları rahatlatacak hakiki bir adalet sağlanabilir mi?
İşte tam da bu soruların cevabını arayan insana, ilahi adaletin ve bir mahkeme-i kübranın varlığını , maruz kaldığı her haksızlığın hesabının sorulacağını bilmek bir inşirah, bir teselli verir.
Mazlumun ahı, zalimin günahı ve ilahi adaletin hassas terazisi... Hepsi, "Hesap Günü"nde gerçek sahibini bulacaktır. Şunu iyi bilelim ki; adaletin terazisi asla şaşmaz. Geciken adalet, adaletsizlik değil; bil'akis daha büyük bir adaletin hazırlığıdır.
Elhamdülillahi Rabbilalemin.