Senin İçin Terkediyorum Rabbim!

Hümeyra Yıldız Dülek

Kendine kabir değil, kendini kabre hazırla!
Hz. Ebu Bekir (ra)

Mahallede Deli olarak bilinen bir zat namaz kılmak için camiye girmiş. Ve cemaatin kıyam ettiği yere doğru ilerlerken birden durmuş ve gerisin geri hızla camiden dışarı çıkmış. Sağa sola bakınmış, gördüğü üç, beş odunu sırtına vurup tekrar camiye dönmüş. Ve sırtına bağladığı odunlarla namaz kılmaya başlamış. Elbette sırtına gayri muntazam bağladığı odunlar eğilip kalkarken yerlere düşmüş, gürültü olmuş ve bu durumdan cemaatte fazlasıyla huzursuzluk duymuş.

Nihayetinde garip, namazını bitirmiş, bütün cemaat, -Ne yapıyorsun? der gibi adama bakıyormuş. Namazda dikkatleri dağıldığı için de biraz kızmışlar.

İmam tanıyormuş bu zatı, zararsız, halim selim bir Allah dostu olan garibe yaklaşmış ve şefkatle, merakla sormuş:

- Oğlum böyle namaz kılınır mı? Sırtından odunları yere bırakıpta kılsaydın ya namazını. Bak cemaati rahatsız ettin.

Garip mahsun mahsun ama manalı manalı imam efendiye bakarken,

- " Adetiniz böyle değil mi?" Diye sormuş.

- " Ne adeti evladım" demiş imam. Cemaatte hayli meraklanmış tabii.

Garip;

- Hocam ben namaz kılmak için girdim camiye, şöyle kendime uygun bir yer ararken içeridekilere baktım, gördüm ki herkesin sırtında bir şeyler var. Zannettim ki adet böyledir, ben de şu odunları yüklendim geldim işte, neden kızıyorsun? Kızacaksan herkese kız, tek bana değil !

Hoca şaşırmış,

- "Benim sırtımda da bir şeyler var mıydı?" Demiş.

- "Evet, hepinizin sırtı yüklüydü."

Diyen garibe cemaat tuhaf tuhaf bakıp deli zannederlerken, garip konuşmasına devam etmiş,

- "Bak bunun sırtında mavi gözlü bir çocuk, bunda kocaman bir elma ağacı, bunda kırık bir kapı, bunda bir tencere yemek, bunda kızarmış tavuk, şunun sırtında yeşil gözlü esmer bir hatun, bununkinde de yaşlı annesi vardı." Demiş.

O böyle söyleyince, herkes dehşet içinde şaşkınlıkla birbirinin yüzüne bakıp başlarını öne eğmişler, çünkü söylediklerinin hepsi doğruymuş.

- "Peki söyle bakalım bende ne vardı..?" demiş hoca

- "Zaten en çok da sana şaştım hoca! Sırtında kocaman bir inek vardı!"

Meğerse efendim, hocanın ineği hastaymış, 'öldü mü ölecek mi..?' diye düşünürmüş namazda.

"Harâbât ehlini hor görme sakın, defineye mâlik viraneler var" der İbrahim Hakkı hazretleri.

O cemaatin deli olarak görüp alay ettiği garip zat cami cemaatine ve imama çok güzel bir ders vermiş o gün.

Bu elbette bir kıssadan hisse meselesi.

Ben bu kıssayı okuduğumda dünyalık işler arasında babamın deyimiyle, namazı usa usa kılıp (yani tadil-i erkana riayet etmeden) aklımızda bin tane soru ile namazımızı eda etmek, sanki yangından mal kaçırır gibi, daha da acısı, sanki bizim namazımıza Rabbimizin ihtiyacı varmış gibi; binbir düşünceyle namaza durup namaz içinde alinin küllahını veliye, velinin küllahını bilmem kime giydirerek, satamadığımız malları kime kakalayabiliriz diye planlar yaparak kıldığımız namazlardan ne hayır bekliyor ruhumuz çok merak ediyorum. Oysa biz iftitah tekbirini alırken yani "Allahü ekber" derken ellerimizi kaldırıp, göğsümüzde bağladığımızda bütün dünyevi işleri Senin için terk ediyorum Rabbim demiyor muyuz? Sana geldim, Senin huzurundayım, sadece Seni tesbih edip, Senden acziyetim için merhametini dileniyorum, Sen affeyle, mağfiret eyle, merhamet eyle. Demek istemiyor muyuz?

Bazen camide namaz kılarken dikkatimi çekiyor; Bismillah imam selam veriyor, bir bakıyorsun cemaatten bir kısım zevat ayakkabısını giymiş bile. Oysa namaz arkasından yapılan tesbihatın ruhumuza, bedenimize aklımıza ne büyük manevi faydası var bir bilebilsek.

Dünyalık işlere gösterdiğimiz hassasiyeti, inceliği, detaylara takılarak en iyisini yapma çabamızı; Rabbimizin huzurunda da gösterebilsek keşke.

Huzurda gerçek huzuru bulabilme duasıyla…

Huzurlu vakitler dostlar.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.