"Asra yemin olsun ki insan ziyandadır..."
Doğrusu şu hayat denizinde fenerin ışığının aydınlatamadığı tek varlık insanoğludur. Öyle meçhullerle kaplıdır ki; saniyesi saniyesine uymaz. Anında bambaşka bir hale çevrilebilir.
Anlamak, anlaşılmak, anlatabilmek yolunda sürgün edilmiş bir mahkûm gibidir. Bir dağ misali haşmetli, hırçın, sert ve çoğu zaman soğuk; donuk ve verimsiz bir çöl gibi. Diğer yandan da gizli bir hazine, saklı bir bahçe, rengârenk bir bahar gibidir...
Evet, insan evvela nefsini sever. Sonra akrabasını, sonra milletini, sonra zîhayat mahlukları, sonra kâinatı ve dünyayı sever. Bu dairelerin her birisine karşı alâkadardır. Onların lezzetleriyle mütelezziz, elemleriyle müteellim olabilir.
Halbuki şu herc ü merc âlemde ve rüzgâr deveranında hiçbir şey kararında kalmadığından bîçare kalb-i insan her vakit yaralanıyor. Elleri yapıştığı şeylerle, o şeyler gidip ellerini paralıyor, belki koparıyor. Daima ızdırab içinde kalır yahut gaflet ile sarhoş olur.
Madem öyledir, ey nefis! Aklın varsa, bütün o muhabbetleri topla, hakikî sahibine ver, şu belalardan kurtul.
(Sözler)
Bundan dolayıdır ki çok çabuk incinen bir yapıya sahiptir. En ufak bir ızdırabın acısını günlerce içinde saklar, deştikçe deşer yarasını.
Ona hiçbir vaziyette menfaat sağlamayacak bir yara... Çünkü dünya hamuruyla yoğrulan bir elem ve sadece dünyada kalan bir hüzündür. Ne gam baki ne dem bâki.
Bazen yaşanan her hadisede kendine pay çıkarır: "Benim şansım, benim yüzümden, benim için, benden dolayı... Zaten ben ne yapsam yarım kalıyor. Dereye gitsem dere kurur" gibi küfre kapı açan cümleler sarf eder ki bulunduğu anın katili olur.
Sorumluluktan kaçması vardır hele... Bu dünya ve içindekiler sanki sadece onu memnun etmek için var. Hakikatte evet, her şey vazifesinden taviz vermeyen insanı memnun etmek için yaratıldı. Yoksa haşa, başıboş yaratılmış gibi davranan ve bu davranışlarıyla yeryüzünü bile hiddete getiren insan için değil. Bu insanlar bir kısım ahmak şeytanlardır.
Yaptıkları her eylem birer küfür tohumu barındırıyor. Her bir zulmü arşı inletiyor.
Sahi, nazenin nazdar bir çocuk misüllü olan insan nasıl oldu da bu kadar şeddat bir zalim oldu?
endişe-i istikbal, mala ve câha karşı şiddetli bir hırs, şiddetli merak, şiddetli bir inat gibi duyguları içinde besleyip büyütmesi ve bu duyguları yerinde kullanmadığı için böyle bir şekle girer.
Gelecek endişesi ile bütün çalışma gücünü dünyaya sarf eder. Ahirete dair en ufak bir çaba göremezsin.
Dünyaya ve dünya malına tabir yerindeyse taparcasına bağlanır.
Merak desen MOBESE kamerası olmuş, 7/24 kayıtta.
İnadı da hevesatına köle yapmış.
Hâlbuki bu duygular ahirete yönelik kullanalım diye fıtratımıza yerleştirilmiş. Bundan ötürü:
"İnsanlar, insana verilen cihazat-ı maneviyeyi, eğer nefsin ve dünyanın hesabıyla istimal etse ve dünyada ebedî kalacak gibi gafilane davransa ahlâk-ı rezileye ve israfat ve abesiyete medar olur. Eğer hafiflerini dünya umûruna ve şiddetlilerini vezaif-i uhreviyeye ve maneviyeye sarf etse ahlâk-ı hamîdeye menşe, hikmet ve hakikate muvafık olarak saadet-i dâreyne medar olur."
(Mektubat)
Misalen: "İnat ettim farz namazlarımı zamanında kılmaya yahut namaza başlamaya."
Bu şekilde ona verilmiş olan manevi duygunun yönünü dünyadan ahirete çevirmiş olur. Böylelikle yaptığı her iş de ibadet hükmüne geçer; farzlarını îfâ etme şartıyla.
Ama başta da dediğimiz gibi sorumluluk almama duygusu ve rahatına düşkünlük geri çekiyor onu.
Hatta bazen öyle bir düşünceye kapılır ki din haşa sanki belli bir kesime inmiş gibi tavır takınır.
Kör hevese tabi olanların vay haline. Rabbim bizleri berî eylesin böyle bir hale giriftar olmaktan.
Diğer yandan Firavun mesleğini devam ettiren zalimler topluluğu var. Neyse ki Yüce Allah'ın lanetine mazhar olmuşlar da cehennem zindanında çürümeye yüz tutacaklar.
Ve çok şükür ki hâlâ halis niyetli, İslami yaşayışı benimseyen ve icraatlarıyla Allah'ı hatıra getiren vicdanlı insanlar var. O sayede ümidimiz bâki ve diri...
Yani demem o ki yol yakınken topluca Allah'ın dinine sıkı sıkı sarılma zamanıdır.
Yoksa bu ahir zaman tünelinde kaybolmamız an meselesidir.
Dünyanın zevk u sefası kafamızı yastığa koyana kadardır. Ondan sonra yüzümüzü yastıktan kaldırır mıyız, kaldırmaz mıyız meçhul.
Halis bir niyet, safi bir zihniyet ve sonunda emniyet biiznillah.
"Beş yüz senedir yattığınız yeter! Artık Kur'an'ın sabahında uyanınız. Yoksa Kur'an-ı Kerîm'in güneşinden gözlerinizi kapatarak gaflet sahrasında yatmakla, vahşet ve gaflet sizi yağma edip perişan edecektir."
(Tarihçe-i Hayat )