İnsanın bu dünyaya gönderilmesinin nihai gayesi, yaratıcısını tanımak ve O'na itaat etmektir. Bu tanıma evresi, insanı mertebe olarak hem yükselmesine hem de alçalmasına sebebiyet verir. Çünkü insanı bu mühim yolda, yani Rabbini tanıma ve O'na itaat etme yolunda dostla beraber çokça düşman da beklemektedir. Hatta düşman, kuzu postuna bürünmüş bir kurttur. İnsanı avına düşürmek adına muhtelif hallere girer çıkar. Kurtluğu, avını yakaladıktan sonra tezahür eder. O zaman maskesini çıkarır ve gerçek kimliğiyle dişini insanın etine geçirir tabiri caizse.
Bu düşman olan ahaliler; insanın maneviyatını zedeleyen ve emen şüpheler, kuruntular, vesveseler ve nefsin bitmez tükenmez hevasıdır. Bu yüzden insan her daim esas duruşta olmalıdır. Bu esas duruşun mihenk taşı, "Lâ ilâhe illallah" zikridir. Bu zikirle insan manevi kirlerden ve kalbin hastalıklı halinden temizlenir. Ve bu zikir sayesinde imanını tazelendirip yeniden yola revan olur. Hadis-i şerifle de rivayet edilmiştir: "İmanınızı Lâ ilâhe illallah ile tazeleyiniz."
Peki insan neden buna ihtiyaç duyar? Az önce bahsi geçen düşmanlara karşı siper almak için. Bununla beraber insan acizdir, zayıftır, ihtiyacı çok, düşmanı daha çoktur. Bir saati bir saatine uymayan değişken bir varlıktır. Gün içerisinde türlü türlü duygular içerisine giren bir hale giriftardır. Aniden parlayıp çok çabuk da sönen bir yapısı vardır. Her durum ve hadiseye karşı farklı farklı tavırlar içerisine giren acube bir mahlûktur. Ve gün içerisinde tamamen temiz ve pak kalması mümkün değildir. Çünkü o gün içerisinde yaşadığı bir olay onu Allah muhafaza küfre götürebilir. En ufak bir sıkıntıda gönül penceresinden şekva dumanı tütebilir. Veyahut dile getirdiği bir söz ile, hele öfke anında ise inkâra kadar sürüklenebilir. Gıybet edebilir, of puf edebilir, kıskanabilir, haset edebilir, kötü bir bakışla nazar edebilir, alay edebilir, surat asabilir, darılabilir, kalp kırabilir, yüzünü ekşitebilir, büyük konuşabilir, ibadetlerini aksatabilir vs. Yani gün içinde sabit durmayan şems ile saat gibi, ruh hali de sabit kalmayabilir.
Sözün özü:
İnsanın hem şahsı hem âlemi her zaman teceddüd ettikleri için her zaman tecdid-i imana muhtaçtır.*
(Mektubat http://373.sh - Risale-i Nur)
Bundan ötürü her daim imanını tazelemeye, tövbe etmeye ihtiyacı vardır. Ve bunun tek çaresi de "Lâ ilâhe illallah" deyip daima huzur-u İlahide olduğunu bilmekle mümkündür.
Bunu yaparken de esas düsturu ihlâs olmalıdır. İhlâsın sadesi de bu noktada önem arz ediyor. Sırf Allah için, başka hiçbir menfaat, art niyet, tabiri caizse al gülüm ver gülüm yok, katıksız niyet... Yoksa "ben böyle yapacağım, Allah bana bunu versin" diye değil...
Ölçü sadece Allah için olmalı. O zaman ihlâsın sadesi, kalbinin sadefi olur. Etrafa saçılan iman nuru ile de yol aydınlanır, meşakkat yerini suhuletе bırakır.