Makaleyi Dinlemek İçin Tıklayınız |
Evvel zaman içinde değil, tam da bu zamanların içinde…
Kalabalıkların ortasında yalnızlığın büyüdüğü, herkesin birbirine yakın göründüğü ama kelimelere çok uzak düştüğü bir devirde küçük bir mecra doğdu:
MUHABBET MEDYA…
Bir avuç insan, dünyanın gürültüsüne inat, kalplerinin derinliklerinden süzdükleri duyguları, düşünceleri, hakikat arayışlarını satırlara emanet etti.
Kimisi içinden geçen fırtınayı usulca bıraktı sayfaya, kimisi bir arayışın izini sürdü.
Yazılar incelikle dokundu; bir sır gibi, bir dua gibi, bir iç çekiş gibi…
Her biri, yazarının kalbinden süzülen bir damla idi.
Ve belki de bu yüzden bu kadar kırılgandı.
Ama zamanla fark edildi ki, bu damlalar toprağa düşüyor, toprak ise kimsenin uğramadığı bir gölgeliğe dönüşüyordu.
Okunmayan her yazı, yavaşça içe doğru çekilen bir nefes gibiydi; fark edilmemiş bir çabanın, tamamlanmamış bir yolculuğun sessizliğiydi.
Ne kimseyi suçluyordu bu yazılar, ne de zorla kapı çalıyordu.
Onlar sadece görülmek, duyulmak, en azından bir yürekte karşılık bulmak istiyordu.
Bazen bir sızı düşüyordu içlerine:
“Acaba sözümüz çok mu sakindi bu çağın gürültüsüne göre?”
“Yoksa insan, hakikatin kendisine dokunan yanını duymaya artık yabancı mı?”
Fakat sonra…
Bir umut beliriyordu ufukta.
Belki bir gün…
Birkaç kişi, belki sadece bir kişi, durup bu yazıların içine bakacak, satır aralarında kendini bulacak,
gizli bir yarasına merhem olacak bir cümleye rastlayacaktı.
Ve o bir kişi için bütün emeklerin bir anlamı olacaktı.
MUHABBET MEDYA’nın masalı işte bu ince çizgide nefes alıyordu:
Kırgınlık ile sabır, yalnızlık ile umut, hüzün ile inanç arasında.
Çünkü bu mecra, bir şey hissettirsin, bir iz bıraksın, bir kalbi uyandırsın diye var olmuştu.
Fakat yine de insan, emeğinin karşılıksız kalışına yenik düşüyordu kimi zaman.
Bir yazıyı tamamladıktan sonra duyulan o sessizlik…
Okuyan olmamasının değil, hiç bakılmamış olmanın sızısıydı.
Masalın en ağır tarafı belki de buydu:
Görülmeyen emeklerin taşıdığı o derin, zarif hüzün.
Yine de masal umuda sırtını dönmüyordu:
“Bir gün,” diyordu, “bir gün mutlaka bir kalp, bize denk düşecek.”
“Ve o gün, gecelerce emek verilen satırların yalnızlığı dinecek.”
Masal, sessizce devam ediyordu.
Ne yazarlar vazgeçiyordu kalplerini koymaktan ne de satırlar bir gün okunacağı umudunu tamamen bırakıyordu.
Ve hikâye, beldenin kapısına asılan bir cümleyle mühürleniyordu:
“Biz yazıyoruz… Belki geç kalırsınız ama bir gün mutlaka gelirsiniz.”