Gaziantep’te Risale-i Nur hizmetleri deyince akla gelen ilk isim hiç şüphesiz Nazım Gökçek Ağabey’dir. Ortaokul yıllarında çok büyük bir gayret ve fedakârlıkla başladığı Risale-i Nur hizmetlerini, 63 yaşında vefat edinceye kadar hiçbir ara vermeden ve kesintiye uğratmadan aynı şevk ve heyecanla devam ettirmenin büyük şeref ve sorumluluğunu hakkıyla yüklenmiş çok değerli bir Kur’an hadimi olarak gönüllerde layık olduğu yeri almış bir fedakâr şahsiyettir.
1943 yılında, Gaziantep’in Karatarla Mahallesinde, mütevazı bir evde, aslen Şanlıurfa-Halfeti nüfusuna kayıtlı bir anne-babanın ikinci evladı olarak dünyaya gelen Nazım Gökçek, küçük yaşlardan itibaren çalışkanlığı, gayreti, terbiyesi, ahlakı, dindarlığı ve yardım severliği ile çevresinin takdir ve sevgisini kazandı. Lise’den sınıf arkadaşı olan Necmeddin Şahiner’in aktardığına göre, sınıf arkadaşları istisnasız hepsi, yaşları kendisinden büyük olsa bile ‘’Nazım Ağabey’’ diye hitap ederlerdi. Hatta bu havaya kapılan bazı öğretmenlerinin bile kendisine zaman zaman ‘’Nazım Ağabey’’ diye hitap ettikleri görülürdü.
Nazım Gökçek, okul yıllarında derslerine çok büyük bir önem verir ve hemen hemen her dersinden 10 almaya çalışır ve daha düşük not aldığı zaman, bunu telafi etmek için daha büyük bir gayretle çalışırdı. Bunun için de sabahlara kadar çalışır, özellikle sınav dönemlerinde 3-4 saat uyku ile yetinirdi. Müzik veya Beden Eğitimi gibi derslerde bazen düşük not aldığı halde, onun bu özelliğini bilen öğretmenleri, çalışkanlığı ve büyük gayretinin hatırı için bu derslerden de kendisine 10 verirlerdi. Samimi olduğu ve beraber ders çalıştığı arkadaşlarının da aynı başarı seviyesini yakalamaları için onları teşvik eder ve her zaman yardımcı olurdu.
Nazım Ağabey’in yolu, Risale-i Nur hizmetinden dolayı hapishanelerden de geçti, işkence ve zulümlere muhatap oldu. Mamak cezaevinde bulunduğu bir sırada onu Nur Risalelerini okurken gören bir görevlinin şiddetine maruz kalmış ve bu sırada sağ kulağına yediği şiddetli bir tokadın etkisiyle, ömür boyu bu kulağında duyma sıkıntısı yaşamış, hatta telefonla konuşurken hep sol kulağını kullanmak zorunda kalmıştı.
1959 yılında Gaziantep’te askerlik vazifesini yapan Çorum Nur Talebelerinden Rıdvan Akçıl’ın talep ve ısrarı ile o zamanlar bir ortaokul talebesi olan Nazım Gökçek, Üstad Bediüzzaman Hazretlerine bir mektup yazıyor ve kendisinden Nur Talebeliğine kabul edilmesini talep ediyordu. Üstad Hazretleri, belki de yazdığı son mektubu, bu mektuba bir cevap olarak gönderiyor ve kendisini Nur Talebeliğine kabul ettiğini ifade ediyordu.
Nazım Gökçek Ağabey’in Üstada yazdığı mektup şu şekilde başlıyordu:
‘’Ey inat ve temerrüt ile isyan ve zulmet-i küfür ile tuğyan edip, dehşetli dalalet çirkefine ve uçurumuna düşmüş bedbaht beşeriyete hidayet serdarı olarak lütuf ve ihsan olunan Fahrü’l-İslâm, Üstad-ı Âzam, Dellâl-ı Kur’ân, Halaskâr-ı Âlem-i İslâm, Tercüman-ı Nur, Mücahid-i Ekber, Gönüller Fatihi, pek muhterem, pek mükerrem, kahraman, müşfik, muazzez, aziz ve sevgili Üstadımız Hazretleri! ‘’
Nazım Ağabey, daha sonraki satırlarda Nur Talebesi olarak kabul edilme talebini de çok güzel ifadelerle istirham ediyordu:
‘’Ellerinizden kemal-i hürmetle, kemal-i muhabbet ve kemal-i iştiyakla öper, ben kusurlu hakiri, manevî evlâtlığınıza ve küfür ve dalalete karşı tesis edilmiş muazzam bir sedd-i Kur’ân ve hakkı batılın, imanı küfrün, nuru zulmetin savletinden kurtarmak üzere zındıkaya karşı açılmış haşmetli bir raiyet-i Furkan ve tam, kat’i ve hakiki bir tereşşuhat-ı Nur olan Risale-i Nur’un hizmetkârlığına kabulümü ilk ve son dileğim olarak bütün ruh u canımla istirham ve Bârigâh-ı Kibriyadan bütün varlığımla siz mübeccel Üstadımıza daha uzun ömürler, sıhhat ve afiyetler temenni ve niyaz eylerim.’’
Gayet güzel ve veciz ifadelerle devam eden ve bir ortaokul talebesinin kaleminden değil de, onlarca yıl Risale-i Nur okuyan Edebiyat Fakültesi mezunu bir Nur Talebesinin kaleminden çıkmış gibi yazılan bu uzun ve güzel mektup, şu güzel ifadelerle sona eriyordu:
‘’Ey canımızın canı, sertacımız, sevgili kahraman Üstadımız! Bu nefes bu canda bitinceye kadar, bu ruh bu bedeni terk edinceye, bu fer bu gözde zâil oluncaya kadar Risale-i Nur’u okuyacağız, okutacağız, yazacağız, neşrinde bütün ruh u canımızla, sabır ve sebat, azim ve metanetle çalışacağız. Saçlarımız adedince başlarımız bulunsa ve her gün biri kesilse bu hizmet-i imaniyeden çekinmeyeceğiz ve çekilmeyeceğiz ve dünyayı başımıza ateş yapsalar hakikat-i Kur’âniyeye fedâ olan bu başları zındıkaya eğmeyeceğiz inşaallah!’’
Bu mektuba karşı Üstad’ın hizmetinde bulunan Nur Talebelerinin yazdığı notta şu ifadeler bulunmaktadır:
‘’Azami feragat ve fedakârlıkta genç Nur Talebelerine tam bir numune-i imtisal olan ve Üstadımız tarafından manevi evlatlığa kabul edilip duasına mazhar olan Nur’un genç kahramanlarından olan Nazım Gökçek’in daha ortaokul ve lise tahsil çağlarında iken Nurların mütalaasıyla intibaha gelerek kaleme aldığı mektuplar Risale-i Nur’un birçok hakikatlarını berrak bir şekilde aksettirmesine binaen buraya dercedilmiştir.’’
(Kaynak: Bir Nur Abidesi. Nazım Gökçek. Necmeddin Şahiner: 2005)
Lise ikinci sınıfta bulunduğu 1962 yılında, sınıfının en çalışkan öğrencisi olduğu halde, Üstad’ı gördüğü bir rüyanın sonucu bütün varlığı ile iman ve Kur’an hizmetlerine sarılır ve bundan sonra artık tahsiline devam etmez. Risale-i Nur ile imana ve Kur’an’a hizmeti hayatının en büyük ve değişmez gayesi olarak bilir. Bu yıllardan itibaren Risale-i Nurları dağıtmak ve okumaktan dolayı hakkında çok sayıda dava açılır ve hepsinden de beraat eder.
Çoğumuzun gençlik yıllarımızda okuduğumuz Hekimoğlu İsmail’e ait ‘’Maznun’’ adlı bir roman vardır. Bu romanda geçen bir mektup Nazım Gökçek Ağabey’in, Üstad Bediüzzaman’a yazdığı mektuptan sonra kaleme aldığı ikinci mektup olarak bilinir. 1965 yılında Necmeddin Şahiner’e ‘’Aziz Nur Kardeşim’’ başlığı ile yazılan bu mektup, Nazım Ağabey’in hizmet aşkı ve heyecanını, edebi kabiliyet ve cevelanını, ruhundaki coşku ve feveranını çok güzel anlatan bir mektup olarak kayıtlara geçti. Bu mektupta ifade edilen aşağıdaki cümleler, hizmet ehline adeta bir pusula vazifesi görmektedir:
‘’Muhitin imandan mahrum bir vaziyette inim inim inlerken elbette ağlarsın, gülemezsin. Ağla kardeşim ağla. Kanlı yaşlar dökerek ağla. Nur-u Kur’an’ı bütün manevi varlığına nüfuz ettirmekte ve marifetullah irfanını vatanımızın en ücra köşesine kadar neşretmekte sana İlahi bir coşkunluk verecek olan gözyaşlarını, bir rahmet olarak şu müthiş enkaz altında dipdiri bir neslin zuhuruna ve neşv-u nemasına vesile ve vasıta olacaktır inşallah.’’
Necmeddin Şahiner, bu mektubu alınca hemen Zübeyir Ağabey’e götürmüş, o da askerlik görevini yapan Nazım Ağabey’in bir zarar görmemesi için bu mektubun Nazım Serverir ismi ile yayınlanmasını istemişti. Daha sonraki yıllarda Hekimoğlu İsmail yazdığı Maznun adlı romanına, bu mektubun önemli bir kısmını almıştı. Bu mektubun tamamı, Necmeddin Şahier’in ‘’Bir Nur Abidesi Nazım Gökçek’’ kitabında yayınlanmıştı.
Gaziantep Lisesi’nde bir talebe iken Nur Talebelerinin vasıflarını anlattığı bir broşür genişliğinde bir yazı yazmış ve bu yazı ile Nur Talebelerinin sahip olması gereken vasıfları edebi bir güzellik ve letafetle kelimelere dökmüştü. Örnek olması açısından bu uzun yazının sadece bir paragrafını buraya almak istiyorum:
‘’Nur Talebesi: Zulmetten nura, küfürden imana, dalaletten hidayete, esaretten hürriyete, isyandan itaate, hıyanetten hamiyete, reziletten fazilete, mezelletten izzete, meskenetten harekete, nifaktan vifaka, ihtilaftan ittifaka, riyadan ihlasa, adavetten muhabbete, muhalefetten muavenete, husumetten uhuvvete, tedenniden terakkiye, âdemden vücuda, firaktan visale ve en nihayet derin ve kesif kör gafletten ilahi intibaha ulaşma ve kavuşma cehdinin imanlı ve azimkâr failidir. ‘’
Nazım Gökçek Ağabey’in çok güzel bir başka özelliği de maddiyata hiç önem vermez ve parayı hiç sevmezdi. Para ve maddiyat ile ilişkisinin en alt düzeyde olduğuna dair bu düşünce, kendisinin uzun yıllar çok yakınında bulunan birçok arkadaşının şehadeti ile sabittir. Aynı şekilde çok az uyur ve vaktinin büyük bir çoğunluğunu ya hizmet ederek veya okuyarak geçirirdi.
Dava arkadaşlarının müşahedeleri ile Nazım Gökçek Ağabey, ‘’soluduğumuz hava, içtiğimiz su, yediğimiz ekmek gibi davaya hizmetin elzem olduğunu her zaman ifade ederdi. Hakka ibadeti, Resulullah’a (ASV) muhabbeti, Üstad’a sadakati ifrat derecesindeydi. Nur ile iştigali hayatının en büyük gayesi olarak bilir, saadetini hizmetin inkişafında bulurdu. Kurumuş otları, sararmış yaprakları, meyve veren ağaçları sulamak için rahmet yağmurunu bekleyen toprak misali, günahkâr asilerin tövbeye, hasretlinin vuslata koşması gibi hizmete koşar, koştururdu.’’