Okullar, ilim ve irfan ile birlikte edep, terbiye, hayâ ve insan sevgisinin öğretilmesi için inşa edilen mekânlardır. İnsanlar evlatlarını bu güzel hasletlerle bezeli bir şekilde hayata hazırlansınlar diye okullara gönderirler. Büyüklerimiz bu mekânlara adım attıkları zaman teslimiyet ve güven duygularını ifade etmek için öğretmenlere ‘’eti senin, kemiği benim’’ derlerdi.
Öğretmenler de bu şuur ve inanç ile kendilerine emanet edilen çocuklara sahip çıkar, onları Allah’ın bir emaneti olarak görür, bu düşünce ve inanç ile ellerinden gelen bütün gayreti eksiksiz bir şekilde göstermeye çalışırlardı.
Nesillere sahip çıkmak geleceğimize sahip çıkmak olarak görülür, ahlaklı ve bilgili bir neslin gelecek için en önemli güvencemiz olduğu inancı her vesile ile ifade edilirdi. İlim ile birlikte karakter eğitimi; geleceğin inşası için en önemli bir sentez ve vazgeçilmez bir prensip olarak, hem ailelerin ve hem maarif sisteminin en önemli ilkesi olarak kabul edilirdi.
İslam âlemi geçen yüzyıllarda eksik ve aksak da olsa bu hususlara dikkat eder, bu sentezi imkânlar ölçüsünde gerçekleştirmeye gayret ederdi. Fakat 19. Yüzyılda Avrupa’da başlayan tahribat ve dinden tamamen kopuk eğitim anlayışı giderek güçlenmeye ve İslam âlemine de yayılmaya başladı. Bu dönemlerde İslam ülkelerinde de bazı art niyetli yöneticilerin gayret ve çalışmaları ile bu eğitim anlayışı hâkim kılınmaya çalışıldı.
Hatta bu anlayışın hâkim kılınması için, çok dehşetli baskı ve sindirme politikaları uygulandı. Din geri kalmışlığın, karanlığın ve cehaletin en büyük kaynağı ve sebebi olarak gösterildi ve okul kitapları bu hezeyanlar ile dolduruldu. Dezenformasyon gayretleri ve algı çalışmaları ile bazı dindar insanlar bile bu saçma sapan görüşlere meyletmeye başladı.
Oysa Bediüzzaman Hazretleri 20. Yüzyılın başlarından itibaren yapmış olduğu bütün çalışmalarda din ve bilimin ayrılması mümkün olmayan bir ikili olduğunu her vesile ile ve her yerde, mümkün olan bütün vasıtaları kullanarak şu cümlelerle ve özet halinde ifade etmeye çalıştı:
‘’Vicdanın ziyası (ışığı) ulum-u diniyedir. (Din ilimleri) Aklın nuru fünun-u medeniyedir. (Fen bilimleri) İkisinin imtizacıyla (birleşmesiyle) hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak (ayrıldıkları) ettikleri vakit, birincisinde taassup (bağnazlık), ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder.(Doğar, ortaya çıkar)"
Maalesef son yüzyılda ülkemiz başta olmak üzere bütün İslam âleminde bu cümlelerde ifade edilen neticelerin çok acı ve elem verici örneklerini yaşadık. Yanlış ve dinden uzak eğitim sistemlerinin neticesi olarak çok nesiller kaybettik. Son yıllarda ülkemizde sistemin yaralarını tedavi etmek ve daha sağlıklı nesiller yetiştirmek için çok önemli bazı adımların atıldığını görüyor ve biliyoruz. Ayrıca bu konuda çok önemli adımları atanlara en kalbi şükranlarımızı sunuyoruz.
Fakat maalesef tahribatın boyutları her geçen gün artmaya devam etmektedir. Belki bunun sebeplerini iki ana başlık halinde ele almak mümkündür. Birincisi ailelerin ilgisizliğinin, çok farklı bazı meşguliyet alanlarından dolayı giderek artması ve ikinci olarak da dijital dünyanın şiddete ve inançsızlığa yönelten ve sürükleyen yayınları ve imkânlarının büyük oranda hız kazanarak erişimin kolaylaşması.
Aile konusu üzerinde uzun uzadıya durmak gerekir. Çünkü esas beyinlere nakşedilen ve belki bir insanın bütün hayatı boyunca onu etkileyerek yönlendiren en etkili ve en kalıcı eğitimin ailede verildiği konusunda uzmanların büyük bir çoğunluğu tam bir ittifak halindedir. Ailede ve küçük yaşlarda verilen eğitim, tıpkı ‘’taşa yazılan yazı’’ gibi çok uzun yıllar geçse bile etkisini göstermeye devam ediyor. Fakat çocuk büyüdükten sonra ve yıllar geçtikçe bu konularda verilen eğitimin etkisi giderek azalıyor ve belli bir zaman sonra tamamen etkisiz hale geliyor. Aslında şu ifadelerdeki pedagojik gerçeği her anne babanın hayatına rehber kılması gerekir:
"Çünkü bir çocuk, küçüklüğünde kuvvetli bir ders-i imanî alamazsa, sonra pek zor ve müşkül bir tarzda İslâmiyet ve imanın erkânlarını ruhuna alabilir. Âdeta gayr-ı Müslim birisinin İslamiyet’i kabul etmek derecesinde zor oluyor, yabani düşer. Bilhassa, peder ve validesini dindar görmezse ve yalnız dünyevî fenlerle zihni terbiye olsa, daha ziyade yabanilik verir. O halde o çocuk, dünyada peder ve validesine hürmet yerinde istiskal (hoşa gitmeyen bir tavırla karşılama) edip çabuk ölmelerini arzu ile onlara bir nevi belâ olur. Ahirette de onlara şefaatçi değil, belki davacı olur: “Neden imanımı terbiye-i İslamiye ile kurtarmadınız?”
Anne ve babalar; internetten, televizyondan, dizilerden, dünyevi boş meşgalelerden biraz zaman ayırıp evlatları ile ilgilenirlerse, meselenin önemli bir kısmı çözüm yoluna girebilir. Çünkü kendi başına ve rehbersiz kalan ve ‘’Ekranların Emzirdiği Çocukları;’’ bu kadar ifsat malzemesinin ortalığı işgal ettiği bir zamanda kendilerini koruma imkânlarının olamayacağını herkes bilir.
Evlatlarımızın göz göre göre ellerimizden kaymalarının çok önemli diğer bir sebebi ise, dijital dünyadaki hızını giderek artıran, planlı, kasıtlı ve sinsi bir şekilde yapılan yayınlar ve artık her yaştaki insanların bunlara kolayca erişebilme imkânlarıdır. Bu konuda aileler ile birlikte devletin mutlaka alması gereken bazı önemli tedbirler vardır.
2-3 yaşlarındaki çocuklar bile ellerine telefon verildiği zaman, hiç istenmeyen bazı sitelere girebilmekte ve safi ve tertemiz beyinleri kirlenmeye ve bulanmaya başlamaktadır. Bu şekilde yanlış bir kulvarda hayata başlayan çocukların bu yanlış yolculuğu maalesef giderek daha kötü ve dramatik mecralarda hazin bazı durumlar ile sona erebilmektedir. Bu noktada anne ve babaların yakın ilgi ve sevgisi, birçok yanlışın ve hatanın önüne geçebilir. Sağlıklı ve karakterli bir kişilik gelişiminin sağlanması, bir ailenin evlatları için önüne koyabileceği en önemli hedeflerin başında gelmelidir.
Geçenlerde bir medya organında okuduğum bir not, beni gerçekten çok düşündürdü. Bir TV programını beraberce seyreden bir aile, bu arada aynı programda bir dansözün gösterisine de şahit olur. Gösteri bittikten sonra 4-5 yaşlarındaki erkek evlatları ayağa kalkar ve dansözün gösterisini taklit etmeye başlar. Anne ve baba bu taklidi büyük heyecanla izler ve çocuklarını alkışlayarak ve öperek kutlarlar. Dikkat edilmesi gereken bir noktada alkışlayarak ve öperek kutlamanın, çocuğun ruhunda meydana getirebileceği tahribatı ve karakter zedelenmesini, herkesten önce anne ve babanın düşünmesi gerekir.
Burada Devlet yetkililerinin ve Meclis’in de yapması gereken çok önemli vazifeler bulunmaktadır. Özellikle internet erişiminin küçük yaştaki çocuklara kapatılması için daha fazla zaman kaybetmeden hemen gerekli adımlar atılmalıdır. Bununla birlikte şiddete, ahlaksızlığa, kişilik ve fıtratı bozmaya yönelik olarak yayın yapan bütün sitelere de erişim engellenmelidir. Bu konuda daha fazla gecikmeden hemen adım atılmalıdır.
Ayrıca gündüz kuşağında yayınlanan ve çok kötü örnek olan bazı programlar da yıllardır ara vermeden tahribatlarına devam etmektedirler. Aile içlerinde meydana gelen çok müessif bazı hadiselerin taraflarının kendilerini haklı çıkarmak için kullandıkları ifadeler gönüllerde büyük yaralar açmaktadır. Maalesef bu programlar bu formatıyla birçok insana kötü örnek olmakta ve ailelerde büyük yıkımlara sebep olmaktadır. Eğer bunları ıslah etme imkânı yoksa RTÜK tarafından gerekenler yapılmalıdır.
Kamuoyuna yansıdığı kadarıyla, hem Siverek’teki okul baskınını gerçekleştirerek bir öğrenciyi öldüren Ömer Ket, hem de Kahramanmaraş’ta okul baskınını gerçekleştirerek bir öğretmen ve sekiz öğrenciyi öldüren İsa Aras Mersinli’nin bu tür şiddet eğilimlerini içeren siteleri takip ettikleri ve bunlardan çok etkilendikleri ortaya çıkmıştı. Ayrıca babası Emniyet Müdürü, annesi öğretmen olan Aras’ın yine bu tür sitelerin etkisiyle LGBT eğilimli de olduğu arkadaşları tarafından ifade ediliyor. Gençlerimizi ve nesillerimizi bu gayr-i ahlaki sitelerden korumak ve sağlıklı bir kişilik geliştirmeleri için gerekli olan bütün şartları hazırlamak aileler ile birlikte elbette devletin en önemli görevleri arasındadır.
Bir Emniyet Müdürünün evinde şahsına ait yedi adet silahın ve yüzlerce merminin bulunması üzerinde de ayrıca durmak gerekir. Bir cephaneliği andıran bu kadar silahın bir şahsın evinde bulunmasının mantıklı bir gerekçesi olamaz. Zaten gelişmeler de bunu en dramatik şekilde gösterdi.
Okullarda meydana gelen bu son olaylar bir gerçeği de aleni olarak ortaya çıkardı. Bu olayları bahane ederek ortalığı karıştırmak isteyen fitne ve fesat ehlinin eline kullanacakları bir malzeme çıktı. Böyle olaylarda özellikle eğitim camiasının ve siyasi yetkililerin herkesi sükunete ve dikkatli olmaya davet etmesi gerekirken, siyasi polemik ve reyting peşinde koşanların ortalığı karıştırmaya dönük beyanlarını da bir kenara not etmek gerekir. Daha önceleri okullarda polisin ne işi var diyenlerin, bu olayları bahane ederek, okullarda niye yeterli düzeyde güvenlik önlemleri alınmadığını ifade ederek ortalığı velveleye vermelerini ve yaptığı çok hayırlı, başarılı işler ile yıllardır büyük ihtiyaç duyulan konularda çok önemli adımları atmasından dolayı tepki duydukları Milli Eğitim Bakanı Sayın Yusuf Tekin’i istifaya davet etmelerini de, ibretli bir sayfa olarak tarihe not düşmek gerekir.
Bu dehşetli olaylardan ders alarak, bu kadar büyük ve her tarafı saran tahribata ve dijital saldırılara karşı, hem aileler ve hem de devlet yetkilileri olarak; çocuklarımıza küçük yaşlardan itibaren tam kuvvetli bir iman dersi vermek zorundayız. Başka şeylerle oyalanma ve zaman kaybetme lüksümüz maalesef kalmamıştır.
Öğrencilerinin üzerine kapanarak kendini feda eden Şehid Ayla Kara öğretmene ve öğrenci evlatlarımıza Allah'tan rahmet, yaralılara acil şifalar dilerim. İnşaallah bir daha böyle elim hadiselerle karşılaşmayız.